Kategori arşivi: Teorik Denemeler

Teorik Denemeler

Öznel Bilinçte Radikalleşme ve Siyasal Düzende İstikrarsızlaşma Eğilimi

Berger ve Pullberg bireysel öznelliği tanımlarken, dışa kapalı bir içsellik içinde olmadığını dolayısıyla sadece kendi iç dünyası içinde var olmayı reddeden bir nitelik gösterdiğini ifade etmektedir. Öznel bilinç ile kolektif bilinç etkileşimi öznel bilincin önemli bir niteliğidir. Öznel bilinç, sürekli ve iradi hareket eğilimi taşır. Öznel bilincin kolektif bilinçle daimi bir etkileşimi koruyan bu iradi dışa yönelimi, kendini merkeze alarak ve dışsal nesnel bilince yönelerek harekete geçer. Berger ve Pullberg bireysel öznel bilincin dış dünyayla olan etkileşimini bu bağlamda açıklamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla öznel anlamlar dünyasının dış dünyaya aktarılması girişimi sürekli ve iradi bir çabadır. Öznel anlamlar ve kolektif bilinç arasında uyum durumunda bu aktarma işlemi dışsal nesenl gerçekliği dönüştürmekten uzak rutinleşen partiklerle o gerçekliğin yeniden üretim sürecine dönüşür. Bu uyumun bozulması araştırmaya değer bir önem gösterir ve dış dünyanın yeniden inşasına yönelik siyasal mücadelenin de esasını oluşturur.

Fenomenolojide önemli bir yer tutan yaşamdünyası bu konuda bize yol gösterici olabiliri. Yaşamdünyasının bireysel girişim öncesinde  var olduğu ve bütünsel nitelikli bir kolektif anlamlar yapısı olarak öznel girişimin zeminini oluşturduğu genel kabul gören bir varsayımdır. Bu sosyal zemin verili olarak alınmakla birlikte nasış dönüştüğü de çok önemlidir.  söz konusu dışsal zemin öznel girişimin etkisinde değişime açıktır. Berger ve Luckmann, günlük yaşamın öznel bilincin sürekli yorumuna tabii olduğunu ve bu nedenle öznel bilincin anlam dünyasıyla irtibatlı olduğunu ifade etmektedir. Bu yorum sürekli bir değişim talebi anlamına gelmez. Bu temas sadece öznel bilinçle, kolektif bilincin etkileşimini ifade eder. Söz konusu etkileşim bazı özel durumlarda öznel bilincin değişim yönünde eylemde bulunması girişimini tetikler. Siyasal davranışın kolektif bilinci dönüştürme eğilimi bu özel duruma ait bir gelişmedir.

Öznel bilinç – kolektif bilinç etkileşiminin en önemli unsuru öznel bilincin anlamlar dünyasında kaynaklanan ve kolektif bilinçle temas halinde gelişen ve orada bir amaca yönelen siyasal eylemdir. Bireysel siyasal eylem dolayısıyla öznel anlamlarla yüklüdür ve amaç yönelimlidir. Aynı zamanda siyasal eylem ortaya çıkış ve gelişiminde kolektif bilinçle temas halindedir. Bu şekilde özne sürekli ve refleksif bir gözetim süreci içinde de olacaktır. Bir başka açıdan, özne kendi anlam dünyasını siyasal eylemleriyle dış anlamlar dünyasına aktarır. Bu aktarma mutlaka kolektif bilinci dönüştürme yönelimli de değildir. Bireysel siyasal eylem, öznel bilincin etkisiyle dışsal anlam yapısını yeniden üretebilir ya da dönüştürme mücadelesine girişebilir. Yeniden üretme ya da dönüştürme neye göre ortaya çıkar? Bu belirlenim bir siyasal düzenin istikrarının ya da dönüşümünün de kriterini oluşturur.

Peter ve Luckmann, günlük yaşamın, özneyi içine alan biçimde kesintisiz bir akış gösterdiğini ve öznenin bu akış içinde günlük yaşamın kendine yakın olan sektörleriyle uyum içinde rutin pratiklerle yaşamını devam ettirdiğini ifade etmektedir. Bu uyum durumu bozulabilir mi? Yaşam dünyasının belli sektörleri özne için bir sorun olarak ortaya çıkabilir mi? öznel bilinç için yaşam dünyası üzerine fazla düşünmeden içinde akılan bir dışsal kolejtif bilinçtir. Bu süreklilik, üzerine fazlaca düşünülmeden içinde akılan nehrin sorun olarak algılanmaya başlanmasıyal kesintiye uğrar. Peter ve Luckmann, sosyal gerçekliğin özne için sorunsuz görünen sektörlerinde bir sorunun belirmesiyle yine aynı özne için günlük yaşamın sürekliliğinin kesintiye uğrayacağını belirtmektedir. Sorun genelde, özne için rutin pratiklerin işleyişinde, sonuç olarak belirginleşen bozulmalarla algılanabilir. Özne bu bozulmaları düzeltme eğilimi içine girecektir. Bu durumda sosyal yapıların gözden geçirilmesi ve yeniden üretimin sekteye uğraması söz konusu olabilir.

Sosyal yapılar anlam yüklü mekanizmalardır. Sosyal yapılar özneye bir yönüyle hem dışsal hem de içseldir. Özne dışsal yapıları bilir ve uyum içinde davranır . Bu uyum içinde davranış sosyal yapıları yeniden üretir. Bu niteliğiyle sosyal yapılar siyasal eylemin ve siyasal etkileşimlerin sonuçları itibariyle şekillenir. Siyasal düzeni de bu bağlamda anlamak ve açıklamak gerekir. Siyasal düzen varsa onu taşıyan ve öznenin davranışlarıyla süreklilik kazanacak biçimde yeniden üretilen dolayısıyla istikrarlı sosyal yapılar vardır. Sosyal yapılar rutinleşmiş pratikleri üretir ve onlarla da varlığını sürüdürür. Siyasal düzenin istikrarı bu ikili üretim sürecinin sonucudur. Bu nedenle sosyal yapıların var olma sürecinde siyasal mücadele esasken, bu yapıların bir siyasal düzene dönüşmesinde sosyal yapıların belirleyiciliğinde rutinleşen pratiklerin varlığı belirleyici olacaktır. Bireysel öznelliğin dış dünyayı bir siyasal düzen içinde inşa etmesi, öncelikle bu anlamda iradi öznel anlamlar setinin sosyal yapılar var edecek şekilde dış dünyaya aktarılması ve sonrasında dış dünyanın, sosyal yapıların belirleyiciliğinde rutin pratiklerle hem sosyal yapıları hem de kendini sürekli olarak var etmesiyle mümkün olur. Dolayısıyla öznel bilincin iradi girişimiyle var olan sosyal yapıların rutinleşmiş pratikler üreterek süreklilik kazanması sonucunda siyasal düzen varlık ve istikrar kazanır.

Siyasal düzenin varlığı, öznel bilinç düzeyinde sosyal yapıların sorgulanmasının sona ermesi ve söz konusu yapıların rutinleşecek şekilde pratikler üretmeye başlamasına bireysel düzeyde izin verilmesi ile mümkün olabilecektir. Dolayısıyla siyasal düzen bireysel bilinç ile kolektif bilinç arasında bir uyum durumunu ifade eder. Bu şekilde bireysel öznellikle sosyal yapılar uyum içine girer. Berger ve Pullberg bu uyum durumunda, kolektif bilincin nesnellik kazandığı iddiasındadır ve bu iddia, yabancılaşma ve şeyleştirme kavramlarıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Öznel bilinç ürettiği sosyal yapılarla arasına mesafe koyar. Bu şekilde siyasal düzen ancak öznel bilincin nesnesi haline gelebilir. İnşa edilen ile inşa süreci ilişkisi üzerinde bireysel öznelliğin kontrolü azalır. Sosyal yapılar ve dolayısıyla siyasal düzen bireysel öznellik için dışsal, nesnel bir varlık kazanır ve şeyleşerek donar. Bu aşamadan itibaren dışsal bir dünya olarak siyasal düzen öznel bilincin örtük bir uyum hali içinde rutin davranışlarla yeniden üretimine tabidir.

İddiam odur ki, Berger ve Pullberg’in tanımladığı anlamda, öznel bilince yabancılaşmış bir nesnel dışsal dünya söz konusu olamaz. Eğer olsaydı, bireysel bilinç ile kolektif bilinç arasında uyumun bozulması durumunda siyasal düzende bir kriz çıkmaması gerekirdi. Böyle bir durumda siyasal düzeninin kendini sürekli üretmesi bir zorunluluk olurdu. Bir başka deyişle nesnel kolektif bilinç kendine ait varlığıyla sürekli olarak öznel bilinci şekillendirebilirdi. Siyasal düzenin taşıyıcısı olarak sosyal yapılar bir kere oluştuktan itibaren öznel bilinci sürekli kontrol eder hale gelirlerdi. Bu nedenle siyasal düzenin iradi ve öznel yönü sorgulamaya açık hale gelirdi. Siyasal düzen için tepeden aşğı bri otomatik belirlenim kural olurdu. Düzen kaçınılmaz ve dışına çıkılamaz bri zorunluluk haline gelirdi. Bu durumda tarih anlamını yitirir, bir bakıma dönüşüm tesadüflere, rastlantısal ve neredeyse imkansız hale gelirdi. Dönüşümün öznel bilinçle olan ilişkisini göz ardı etmek bizi bir bakıma siyasal düzenin sorgulanma durumlarını göz ardı etmek aşamasına taşıyabilir.

Buna karşılık öznel bilincin sosyal yapıları örtük ve refleksif biçimde gözeten kontrolünü, bir başka ifadeyle sosyal yapıların nesnelliğinin sınırlılığını kabul etmemiz durumunda, uyumun kendiliğinden olmadığını, bireysel düzeyde gözetildiğini de varsayarız. Siyasal eylem bu açıdan önem kazanır. Siyasal eylemin öznel bilincin kolektif bilinçle etkileşimine bağlı olarak dönüştürücü kapasitesini görmeye başlarız. Dolayısıyla kolektif bilincin nesnelliğini de sınırlı olarak konumlandırırız. Siyasal düzen öznel bilincin kolektif bilinçle uyumlu kalabilmesine bağlı olarak istikrarlı biçimde var olacaktır. Bir başka deyişle sosyal nesnel varlık bireysel öznelliğin refleksif gözetim sürecinin tamamen dışında olamaz.

İddiam odur ki, gerçek bir nesnel ve özneye tamamen dışsal sosyal gerçeklikten, dolayısıyla bu niteliklere sahip bir siyasal düzenden söz edilemez. Siyasal düzen ve sosyal yapılarının nesnelliği, öznel bilinç ile kolektif bilinç uyumu sağlandığı ölçüde ve bu uyumun sosyal yapıların etkisi altında rutinleşen pratiklerin üretilmesi yoluyla sürekliliğinin korunması durumunda anlamlı olacaktır. Yoksa kendi başına bir varlık olarak siyasal düzen var olabilseydi, yukarıda sözünü ettiğimiz uyumun bozulması durumunda dahi siyasal düzenin öznelerini yeniden şekillendirmesi ve istikrarsızlığa sürüklenmenin tepeden aşağı bir süreç içinde önlenebilmesi mekanizması, sürekli bir düzeltme mekanizması olurdu. Ancak kanımca bu durum ancak istisna olabilir. Öznel bilinçle kopan bağ ve kolektif bilinci sorgulayan bir öznel bilinç gelişimi aşağıdan yukarıya dönüşüm süreçlerini tetikleyecektir.

Siyasal düzenin dönüşüme açık olması da bu anlama gelmektedir. Siyasal düzenin öznelerinin kendi anlamlar dünyalarında güvensizlik duygusu içine sürüklenmeleri, içinde bulundukları siyasal yaşamın anlamının yitirmeye başladığını hissetmeleri, uyum bozulmasının en önemli göstergesi olacaktır ki burada öznel sorgulama süreçleri harekete geçecektir. Siyasal düzen ve sosyal yapıları ile öznelerin anlamlar dünyası arasındaki uyum daha çok bireysel öznelliği merkeze koyan ve onun örtük gözetiminde olan bir nitelik gösterir. Uyumu bozan kayma hangi düzeyde olursa olsun, dönüşüm süreçleri, öznel bilinç düzeyinde siyasal düzenin sorgulanmasıyla harekete geçer. Bu durum bireysel öznelliğin dış dünyaya yönelik yeni müdahalelerine ortam hazırlayacak ve eğer siyasal düzenin sosyal yapıları bu müdahaleye dirençli kalırsa bireysel düzeyde radikalleşme siyasal düzen ölçeğinde ise istikrarsızlaşma eğilimleri güçlenecektir. Siyasal düzen ile öznel bilinç arasında yeni bir uyum ve denge durumu yaratılamazsa öznel bilinçte radikalleşme eğilimi ortaya çıkacaktır. Radikalleşmenin temelinde, öznel bilinç düzeyinde siyasal düzenin sosyal yapılarını tehdit olarak algılama eğilimi yer alacaktır. Özneler kayma sonrası uyum bozulması algısıyla güvensizlik duygusu içine sürüklenecekler ve sosyal yapıları dönüştürmekte zorlandıkları ölçüde bu yapıları ve düzeni tehdit olarak değerlendirmeye başlayacaklardır. Buna Bireysel  anlamda radikalleşme, düzen ölçeğinde istikrarsızlaşma diyebiliriz.

Sosyal Gerçekliğin İkili Karakteri

Sosyal olanla ilgilenmeye başlandığında karşı karşıya kalınan gerçeklik oldukça farklı niteliktedir. Sosyal gerçeklik, düşünen, öğrenen, algılayan ve karar veren birimlerin etkileşim sürecinde varlık kazanmaktadır. Bu nedenle sosyal gerçeklik, maddi olmaktan çok sosyal bir süreç içinde inşa edilmiş ve fikirsel nitelikle var olan bir özellik taşır. Sosyal gerçekliğin, dolayısıyla, malzemesi fikirlerdir, ortaklaşan ve yayılan fikirler. Sosyal gerçeklik, aynı zamanda yukarıda tanımlamaya çalıştığımız sosyal yönlü birimlerin etkileşimi içinde varlık kazanır ve bu etkileşim süresince varlığını devam ettirir. Sosyal gerçekliği var eden birimler tümüyle yok olursa, etkileşim süreçleri de dolayısıyla sosyal gerçeklikte ortadan kalkacaktır. Sosyal anlamda özneleri var olmayan bir gerçeklik söz konusu olamaz. Buna karşılık sosyal gerçekliğin nesnelliği ve öznel bilinçle kolektif bilinç ilişkisi şüphesiz önemli bir araştırma ve tartışma konusudur.

Bugün öznel bilinç düzeyinde gelişmelerin ve öznelerarası düzeyde etkileşimin sosyal gerçekliği inşa ettiği ve bu gerçekliğin kendine ait bir varlık kazandığı büyük oranda kabul gören bir temel yaklaşımdır. Buna karşılık, başka bir soru yeterince öne çıkamamış ve bu soru geri planda kalarak üzerinde fazlaca tartışma yapılamamıştır. Sosyal gerçeklik, onu inşa edecek biçimde etkileşen sosyal birimlerle olan irtibatını ne ölçüde korur? Bu soru sosyal gerçekliğin nesnelliğine ilişkin çok önemli ve tartışmalı bir eski meseleyi önümüze getirir. Bu mesele aynı zamanda pek çok asli sorunun da cevabını etkileyecek bir önemdedir. Berger ve Luckmann sosyal gerçekliğin, onu inşa eden toplum bireylerinin neyi gerçek olarak benimsediğinden bağımsız olamayacağını ifade eder. Tabii burada gerçek olarak kabul etmekle gerçekliği doğrudan belirlemek arasında bir fark olduğunu görmek gerekir. Sosyal birimler, gerçek olarak kabul ettiklerinin çoğunu, kendilerinden önce inşa edilmiş olarak devralırlar. Ancak bu sosyal gerçekliğin hakimiyeti olarak da okunmamalıdır. Öznel düzeyden kaynaklanan değiştirme dönüştürme kapasitesi de mevcuttur ve verili olarak devralınan sosyal gerçekliğin varlığı ile onun bireysel düzeyde belirleyiciliği, öznelerarası sosyal etkileşim süreçlerinin sonuçlarıyla sınırlı kalabilmektedir. Nesnel sosyal gerçekliğin yokluğu anlamına gelecek bir bireysel olanın sosyal olana sürekli bir hakimiyetinden ya da öznel bilinci yok sayacak bir sosyal gerçekliğin yapısal belirleyiciliğinden söz etmek bu açıdan basit bir açıklama olurdu. Bir başka deyişle aslında önemli ve ilginç olan sosyal gerçekliğin varlığını kabul ettikten sonra öznel bilincin, kolektif bilinçle etkileişiminin doğası üzerine düşünmektir.

Berger ve Luckmann, Sağduyu bilgisinin (common-sense knowledge), sezgisel bir algıyla hareket eden sosyal birimlerin bilinç düzeyinde etkili olduğunu ve bu bilginin sosyal gerçekliğin anlamlar dünyasının dokusunu belirlediğini açıklamaktadır. Sağduyu bilgisi yaşamdünyasının ayrılmaz bir parçasıdır ve tarihsel derinlikte sosyal bir  onaya tabi olarak var olur. Sosyal onay burada açıklanmaya muhtaç bir mekanizma olarak karşımızdadır. Sosyal onay öznel bilincin dışında mıdır? Yoksa sosyal onay öznel bilinç kolektif bilinç ilişkisinin sürekliliğinin bir kanıtı mıdır?

Berger ve Luckmann Toplum varsa nesnel olgusal düzeyin de olduğunu, ancak buna karşılık öznel bilincin etkisinde yönelim kazanan eylemlerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bireysel eylem doğal olarak öznel bilinç düzeyinde belirlenir. Bu nedenle eylem anlam yüklüdür ve bu anlamı eyleme yükleyen öznel bilinçtir. Soru öznel bilincin kolektif bilinçle ilişkisine işte burada bağlanmaktadır. Bu ilişki ne yukarıdan aşağı ne de aşağıdan yukarıya olarak tanımlanmamalıdır. Bu bir etkileşimdir, sürekli ve kopuksuzdur, doğal olarak da iki yönlüdür. Peter ve Luckmann bunu “toplumun ikili karakteri” olarak nitelemekte ve nesnel olgusallıkla (objective facticity) öznel anlamları (subjective meaning) aynı düzeyde önemli kabul etmektedirler. Onlara göre bu nedenle de sosyal gerçeklik kendine özgü (sui generis) dür.

Bilimsel Realizm ve Ontolojinin Önce Geldiği Varsayımı

Bilimsel realizm sosyal teori araştırmalarında giderek daha geniş bir kabul görmeye başladı. Sosyal olanın nesnel bir varoluşa sahip olabileceği düşüncesinde önemli bir gelişme olarak kabul edebiliriz bilimsel realizmi. Aynı zamanda nesnel sosyal gerçekliğin, yapı-yapan ayrımını aşan bir karmaşıklık ve iki yönlülük içerdiğini göstermesi açısından da çok önemli katkılar içeriyor bilimsel realizm. Bu bakımdan analizi, analiz düzeyini makro ve mikro olarak alarak, her iki düzeyde gözlemlerle ve en önemlisi de bu iki düzeyin etkileşimine odaklanarak yapıyor analizi.

Burada kritik bir soru epistemoloji ve ontoloji ayrımı ve hangisinin önce geleceği konusundaki tartışmada yoğunlaşıyor. Bilimsel realistler sosyal varlığı tüm karmaşıklığıyla kavranabilir görüyorlar. Aslında basitleşme eğilimi güçlü bir yön. Varlığı kavramadan açıklama yapılamayacağını iddia ediyorlar. Burada açıklama ifadesi, sosyal varlık kavrandıktan sonra diğerlerine kavranılanı anlatma anlamında kullanılıyor. Yoksa varlığı anlama anlamında değil. Bir başka ifadeyle sosyal varlığı kavranabilir bir bütün olarak gördükten sonra, epistemoloji sadece diğerlerine bunu anlatmanın bir arcı olarak görülmüş. Kavramanın bir ön koşulu olarak kabul edilmemiş. Dolayısıyla metodoloji ile eşitlenen bir epistemoloji anlatısı söz konusu. Bu anlatının kendisi de bir epistemoloji aslında. Dolayısıyla bilimsel realizm ontolojiyi öncelediğini iddia ederken, tüm araştırma girişimini epistemolojik düzeyle sınırlı tutuyor ve varlığın bilgisini üretmeye yönelik araştırma girişmlerini, dolayısıyla ontolojiyi ikinci plana atıyor; ancak buraya kadar gitmeden de şunu söylemek gerek: Sosyal varlık tüm karmaşıklığıyla kavranamayacak bir bütünlük, detaylılık ve zorluk ifade ediyorsa epistemoloji, görmenin, tespit etmenin ve dolayısıyla göstermenin ön koşulu olur. Bu durumda epistemolojinin önce gelmesi kaçınılmazdır.

Yukarıda bir ölçüde ifade ettiğimiz gibi, ontolojiyi varlığın bilgisi olarak öncelemek ve sosyal varlığı anlamayı öncelikli görmek anlamında ontolojiyi öncelikli kabul etmek başka bir durumdur. Bu durum, sosyal alanda araştırma girişiminin, varlığın bilgisine ulaşmak için, nasıl bu bilgiye ulaşacağız sorusuna öncelikle cevap vermenin gerekli olmasıyla çelişmez. Dolayısıyla sosyal varlığı bütünüyle ve detaylılığıyla tüm karmaşıklığıyla kavramadaki güçlük, epistemolojiye öncelik verilmesini gerekli kılmaktadır.

Bunun doğal bir sonucu, sosyal araştırma girişiminin nesnel gerçekliğin ancak bir modeline ulaşabileceği varsayımına da dayanır. Bu model şüphesiz sosyal varlığın kendisi olamaz. Sosyal varlık bu açıdan tüm yönleriyle kavranamaz ve üzerinde kontrol sağlanamaz. İşte bu nedenledir ki sosyal alanda mühendislik yapılamaz. Belki bu nedenledir ki sosyal bilimciler  gerçekler dünyasına belli ölçüde ışık tutarlar. Aslında onlar gerçekle temas halindedirler yoksa gerçeği güçlü bir kavrayışla yakalamış değillerdir.

Düzen Yapı İlişkisi

Düzen kavramına geçmeden önce bütün ve parça ilişkisine bakmak gerekir. Bütün parçaların basit bir toplamı mıdır? Parçanın bütünden ayrı bir anlamı var mıdır? Strauss, “Parçanın anlamı bütünün içinde anlaşılır” derken, aynı zamanda bütünün sadece parçaların toplamı olmadığını, parçaların biraraya geliş şekli, dizilişi ya da düzenlenişinin de bütünün anlamını ifade ettiğini de önemle vurgulamıştır. Dolayısıyla bütün anlamını, parçaların düzenlenişinde, öte yandan parça da anlamını, bütünün içindeki konumunda bulur. Burada bütünün ve parçanın amacını anlamanın, bütün ve parçayı anlamak için ne kadar önemli olduğunu da ifade etmek gerekir. Bu anlam en temelde düzenleniş ilkesinde kendini gösterir.

Strauss herbir varlığın ortaya çıkışının kendine ait bir nedene dayandığını vurgular. Bütünün amacı, ortaya çıkış nedeni, parçaların düzenlenişini de belirleyen temel ilkedir. Parçanın konumu, onun bütünün amacına ulaşması için yerine getirmesi gereken işlevde belirlenir.

İhtiyaç, parça açısından bütünü amacına götürecek süreçte kendine düşen payın ya da işlevin yerine getirilmesi zorunluluğudur. Bu zorunluluk yerine getirilmezse işlev kaybolur ve sonuçta zamanla parça da bundan etkilenir. Sonuçta işlev kaybeden parça bütün içindeki konumunu da yitirir.

Bütünün düzeni,  parçaların bütünün içinde ve onun amacına doğru ortaya çıkan ihtiyaçları görecek işlevleri yerine getirecek şekilde dizilişidir.

Siyasete sadece parça açısından bakılırsa bu Realistlerin işaret ettiği gibi hazların peşinden koşmak olarak anlaşılabilir, ki bu hazlar ihtiyaç kanallarında anlam bulurlar. Siyasete bütün açısından bakarsak bir amaca doğru parçaların düzenlenmesini sağlamak ya da bir düzen kurabilmek ya da bütün olabilmektir.

Bir bütünü inceliyoruz. Toplum, devletler sistemi, ya da başka bir bütün ya da bütün olarak kabul ettiğimiz, edeceğimiz bir başka şey. İlk olarak eğilimimiz incelenen bütünü ayrılabilir parçalar halinde görmektir. Bu durumda hemen bütünü parçalarına ayırmaya çalışırız. En azından teorik olarak. Algılamamızı kolaylaştırmak için. Sonra parçaların özelliklerini anlamaya çalışırız. Sonra da parçaların birbiriyle etkileşimini anlamaya çalışırız. Bu yaklaşımımız parçaların bütünü oluşturduğundan kaynaklanan bir kabule dayanır. Ya da parçalar toplamı (parçalar + parçalar arası ilişkiler ya da parçaların etkileşimi) = bütün

Bütünü anlamak için,  parçalar toplamına bakmak yetersiz olabilir mi? Bütün parçalar toplamından ibaret olmayabilir mi? Bütünü var eden başka bir şey daha var mıdır? Parçaların özellikleri ve etkileşimi dışında bir şey daha bütünü etkiler mi ya da belirler mi?

Parçaların düzenlenişi ya da ilişkilenişi bütünün bir başka unsurudur. Parçaların düzenlenişi, düzenleyicinin bütünü var ederken parçaları düzenleyiş şeklidir. Bu düzenleyiş ya da düzenleniş parçaların etkileşiminden bağımsızdır ve üstelik parçalar arası etkileşimi belirler. Hatta zamanla parçaların özelliklerini de etkiler ve değiştirir. Düzenleniş bütünün ana unsurudur. Buna yapı da diyebiliriz.

Yapı, düzenleyicinin bütünü var ederken parçaları düzenleyiş esasıdır. Bir başka açıdan ise parçaların düzenlenişinin esası, ilkesidir. Yapı mutlaka bir düzenleyicinin iradesine dayanmak zorunda da değildir. Yapı parçaların etkileşimi içinde oluşup parçalardan bağımsızlaşabilir. Parçaların özelliklerini ve etkileşimini bu özellikler ve etkileşimden etkilenmeden belirlemeye veya etkilemeye başlayabilir. Bir başka deyişle bir düzen düzenleyicisiz de var olabilir.

Eğer parçaların düzenlenişi, bütünün çıktılarını belirliyorsa, araştırmacı parçaların özelliklerini ve birbiriyle etkileşimini inceleyerek çıktıları neyin belirlediğini anlayamaz, ya da doğru anlayamaz. Parçaların tamamen dışında bir şey parçaların işleyişini sınırlandırır. Buna yapı diyebiliriz.

Yapı parçaların hareketini sınırlandıran bir etki ya da baskı yapar, bu dışsal baskıya parçaların nasıl tepki göstereceği ise parçaların özellikleri ve diğer parçalarla etkileşimi özelinde belirlenir.

Yapı ile parçaların temasında, parçaların ne ölçüde yapının dayattığı davranışın dışına çıkabileceği önemli bir konudur. Parçaların tümü yapıdan aynı oranda etkilenmez.

Doğal Haklar ve Tarihselcilik

Realizmin ulaştığı uç noktanın köklerini anlamaya çalışırken Leo Strauss’un Tarihselcilikle ilgili tespitleri çok yardımcı olmaktadır. Strauss, Fransız İhtilali’nin yarattığı belirsizlik ortamından ürken muhafazakarların, doğal haklar doktrinini suçlu olarak tespit etmeleri sonucunda dönemsel ve yerel koşullardan bağımsız değerlerin varlığına ve siyaset üstündeki etkisine ilişkin esaslı bir saldırı gerçekleştirdiklerini düşünmektedir. Strauss’a göre Tarihselciliği muhafazakar bir düşünce hareketi olarak geliştirmeye başlayanlar, evrensel ilkelerin varlığına ve belirleyiciliğine olan inancın yıkıcı, kaos yaratıcı dolayısıyla devrimci etkilerini tespit etmişlerdir. Evrensel ilkeleri kabul etmek, mevcut düzenin bu ilkelere göre sürekli sorgulanması sonucunu doğurmaktaydı. Doğal haklar doktrininden doğan bu evrensel değerlerin yıkıcı etkisine karşı, yerel ve dönemsel olarak belirlenen ve geçerlilik kazanan haklar ve değerler esas alınmaya başlanmıştır.

Buna karşılık değerlerin siyaseti belirlemeye hatta altüst etmeye devam etmesi, değer ve siyaset ilişkisi üzerinde tekrar düşünmeyi de gerekli kılmıştır. Ancak giderek değerlerin belli tarihsel ve toplumsal koşullarda ortaya çıktığı ve o koşullara bağlı olarak etkili olduğu tespiti hakim olmaya başlamıştır. Bu açıdan değerlerin, siyasal koşullardan bağımsız bir varlığa sahip olduğuna ilişkin anlayış zayıflatılmıştır.  Öte yandan tarihsel akışın bir kadermişçesine belirleyiciliğine olan inanç da bunun doğal sonucu olarak kabul görmüştür. Dolayısıyla, tarihsel akış içinde bir şekilde ortaya çıkan ve güç kazanan dönemsel koşulların, o dönem için hakim olan değerler dahil herşeyi belirleyeceği görüşü ileri sürülmeye başlanmıştır. Bu yönüyle dönemsel koşulların belirleyiciliği bir üst değer haline getirilmiştir.

Carr’a göre de 19.yy’da doğal hukuk anlayışında ortaya çıkan kırılma artık “ebedi bir etik ilkeden değil, verili bir dönem ve toplumun etik ilkelerinden” kaynağını alan bir yeni tip doğal hukuk anlayışını ortaya çıkarmıştır. Bu durum mevcut düzenin, birtakım düzeltmelerle de olsa, haklılığı ve dolayısıyla devamı için sağlam bir yeni temel yaratmıştır.

Radikal Realizm, Cox’un altını çizdiği gibi siyaset dışı ve düşünce düzeyinde varlık kazanan mutlak ve evrensel kötülüğü değişmez bir doğal belirleyen olarak kabul etmiştir. Bu bir yönüyle dönemsel ve yerel olandan bağımsız bir soyut belirleyenin esas alınması nedeniyle tarihselcilikle çatışıyor gibi görünebilir. Ayrıca, mutlak ve evrensel kötülüğün tespiti, tüm siyaseti açıklayan gerçek ve her zaman geçerli tek bilgi olarak sunulabilir. Ancak Radikal Realizm aslında, sadece değerleri tamamen siyasal alanın dışına çıkartmıştır. Ayrıca yine Radikal Realizm, tarihsel süreçte dönemsel olarak somutlaşan güç dağılımının belirleyiciliğini neredeyse tek siyasal gerçek haline getirerek bir bakıma tarihselciliğin temel varsayımlarını doğrulamıştır. Radikal Realizm, aynen tarihselci yöntemin sunduğu gibi, dönemsel ve yerel koşullar içinde somutlaşan siyasal  yapıyı ve onun dönüşüm yönlerini anlamayı araştırmanın esası olarak kabul etmiştir.

Doğal Haklar ve Realizm

Doğal hakların siyasal olarak geçerliliğine yönelik bir başka itiraz ise, siyasal gerçeklikten bağımsız olduğunu iddia eden bir değerin siyasal alanda fiili bir varlık kazanamayacığını savunanlar tarafından ortaya konmuştur. Buna göre tüm siyasal şeyler somut olarak bir siyasal toplumun varlığıyla varlık kazanır. Dolayısıyla da siyasal toplum olmadan haklardan söz edilemez ve haklar da diğer siyasal şeyler gibi siyasal toplumun varlık kazanmasıyla varlık kazanır.

E.H. Carr’ın İki Dünya Savaşı arası dönem üzerine yaptığı gözlemlerden yola çıkarak ileri sürdüğü görüşler, doğal hakların siyasal alanda yaşama geçirilmesi konusundaki bakışı derinden etkilemiştir.  Carr’a göre siyasal gerçeklikten kaynağını almayan bir siyasi ütopyanın, hayal kurmanın ötesine geçerek sınırlı bir başarı dahi elde etmesi imkansızdır.  Siyasal belirleyiciliğin bu kadar güçlü kabul edildiği bu anlayış içinde, siyasetten ve siyasal gerçeklerden bağımsız bir şekilde, soyut evrensel değerlerin ışığında siyaset yapanlar kaybetmeye mahkum olarak kabul edilirler.

Bu yönüyle Realizm, siyasal olarak belirlenenden bağımsız bir üst evrensel değerin varlığını reddetmemiş, ancak siyasal gerçekliğe uyum sağlamadan yaşama geçme imkanını küçümsemiştir. Bir başka deyişle soyut değerlerin somut varlık kazanması siyasal gerçeklikle uyumu ölçüsünde mümkün olabilmektedir. Realist dünya görüşünde, siyasal gerçekliğin dönemsel olarak doğru anlaşılması ve onunla uyumlu kalmayı başarabilme yeteneği bu şekilde ve giderek güçlenerek en üst değer konumuna  yükselmiştir.

Bu bağlamda düşünce düzeyi evrensel değerlerin hissedildiği ya da varlık bulduğu ve yol gösterici ışığını sürekli yaydığı bir üst düzey olmaktan çıkmış, bunun yerine siyasal gerçekliği belirleyen dönemsel koşulların gözlemlenmesi ve anlaşılmasına yarayan işlevsel bir araca dönüşmüştür. Realist için düşünmek esas olarak geçmişe veya bugüne bakmak ve nedensellikleri aramaktır. Bu nedensellikler dünyasında ise artık söz konusu nedenselliklerden bağımsız olarak hissedilen ve belki de bu nedensellikler dünyasıyla çatışan değerlere pek yer yoktur. Bu tespit doğrudan doğal hakların varlığını reddeden çoğulculuktan oldukça farklı olsa da, yine de siyasal olanın, evrensel değerlerin öncesine alınması nedeniyle doğal hakların siyasal olanı belirlemesi gerektiği düşüncesini zayıflatmıştır.

Realizmle, Çoğulculuk arasındaki doğal hakların varlığına ilişkin temel farkı algılayamayan ya da gözardı eden bazıları, siyasal düzeni ya da onun yapısal belirleyiciliğini açıklamak için insanın güç arayışını değişmez neden olarak ortaya koymuşlardır. Bu yeni şekliyle Realizm dolaylı bir çıkarım sonucunda siyaseti belirleyecek mutlak ve evrensel değerleri redederek, bunun yerine mutlak ve evrensel kötülüğü esas alma eğilimi göstermiştir.  Radikal Realizm diyebileceğimiz bu eğilim, çoğulculuğun özünde barındırdığı bir değer olan toleransı bile yok saymış ve doğal haklar açısından bakıldığında çoğulculuğun bile gerisine düşmüştür. Siyasal gerçeklik, gücün dönemsel dağılımı olarak algılanmış ve dönemsel olarak güç dağılımı bir kere belirginleştiğinde en güçlü olmayı başarabilmek tek değer haline getirilmiştir. Dolayısıyla güç ve güçlü olabilme siyasal dünyada başlı başına mutlak ve evrensel bir üst değer haline gelmiştir. Bir başka deyişle artık hukuk, haklar, değerler güce eşitlenmiştir. Güç ve güçlü herşeyin kaynağı olmuştur. Carr, güçlünün hakkının kurucu olmasına dayanan bu hukuk anlayışını basit bir anlatımla ama etkili şekilde eleştirmiştir. Carr’a göre “hukuk kendi kendine yeterli olamaz, çünkü ona uyma yükümlülüğü daima kendisinin dışında bir şeye dayanmalıdır”. Bu yalın ifade, güce dayanan bir hak ve düzen anlayışının meşruluk krizini ve varolma koşullarının zorluğunu açıkça ortaya koymaktadır.

his_140548-13_1011_04

Doğal Haklar ve Çoğulculuk

Hakların sadece kural koyucularca, yasa yapanlarca belirlenebileceği anlayışının hakim olması, doğal hakların dünyamızdan silinmesi sonucunu doğurmuştur. Haklar, bu bağlamda vatandaşlara sadece siyasal toplumlarca verilir ve gerekirse geri alınır. Hakların temeli sözleşmelerdir.  Toplumun genel olarak onay vereceği sözleşmelerle haklar belirlenir. Bu şekilde toplumların haklar üzerindeki hakimiyeti esas kılınırken, her toplumun belli bir tarihsel, kültürel ortamda benimsediği anlayışın aynı ölçüde doğru olduğu ve eşit olarak kabul edilmesi gerektiği sonucu da, bunun doğal bir yansıması olarak doğmuştur. Buna bazıları tolerans ya da çoğulculuk olarak bakmış,
bu değeri siyasal en üst değer olarak kabul etmiş ve taçlandırmıştır. Hakların tarihsel süreç içinde dönemsel koşullar altında belirlenmesi ya da toplumdan topluma ve yerel ölçekte değişen değerler olması algısı çoğulculuk kültürü içinde serpilmiştir. Dönemsel ve yerel koşullara bağlı olarak değişmeyen ve değişmeyecek “evrensel haklar”ın her zaman var olduğu ve siyasal toplumun bu haklar esasında kurulması iddiası, bu bağlamda tartışılır hale gelmiştir.