Yazar arşivleri: admin

Öznel Bilinçte Radikalleşme ve Siyasal Düzende İstikrarsızlaşma Eğilimi

Berger ve Pullberg bireysel öznelliği tanımlarken, dışa kapalı bir içsellik içinde olmadığını dolayısıyla sadece kendi iç dünyası içinde var olmayı reddeden bir nitelik gösterdiğini ifade etmektedir. Öznel bilinç ile kolektif bilinç etkileşimi öznel bilincin önemli bir niteliğidir. Öznel bilinç, sürekli ve iradi hareket eğilimi taşır. Öznel bilincin kolektif bilinçle daimi bir etkileşimi koruyan bu iradi dışa yönelimi, kendini merkeze alarak ve dışsal nesnel bilince yönelerek harekete geçer. Berger ve Pullberg bireysel öznel bilincin dış dünyayla olan etkileşimini bu bağlamda açıklamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla öznel anlamlar dünyasının dış dünyaya aktarılması girişimi sürekli ve iradi bir çabadır. Öznel anlamlar ve kolektif bilinç arasında uyum durumunda bu aktarma işlemi dışsal nesenl gerçekliği dönüştürmekten uzak rutinleşen partiklerle o gerçekliğin yeniden üretim sürecine dönüşür. Bu uyumun bozulması araştırmaya değer bir önem gösterir ve dış dünyanın yeniden inşasına yönelik siyasal mücadelenin de esasını oluşturur.

Fenomenolojide önemli bir yer tutan yaşamdünyası bu konuda bize yol gösterici olabiliri. Yaşamdünyasının bireysel girişim öncesinde  var olduğu ve bütünsel nitelikli bir kolektif anlamlar yapısı olarak öznel girişimin zeminini oluşturduğu genel kabul gören bir varsayımdır. Bu sosyal zemin verili olarak alınmakla birlikte nasış dönüştüğü de çok önemlidir.  söz konusu dışsal zemin öznel girişimin etkisinde değişime açıktır. Berger ve Luckmann, günlük yaşamın öznel bilincin sürekli yorumuna tabii olduğunu ve bu nedenle öznel bilincin anlam dünyasıyla irtibatlı olduğunu ifade etmektedir. Bu yorum sürekli bir değişim talebi anlamına gelmez. Bu temas sadece öznel bilinçle, kolektif bilincin etkileşimini ifade eder. Söz konusu etkileşim bazı özel durumlarda öznel bilincin değişim yönünde eylemde bulunması girişimini tetikler. Siyasal davranışın kolektif bilinci dönüştürme eğilimi bu özel duruma ait bir gelişmedir.

Öznel bilinç – kolektif bilinç etkileşiminin en önemli unsuru öznel bilincin anlamlar dünyasında kaynaklanan ve kolektif bilinçle temas halinde gelişen ve orada bir amaca yönelen siyasal eylemdir. Bireysel siyasal eylem dolayısıyla öznel anlamlarla yüklüdür ve amaç yönelimlidir. Aynı zamanda siyasal eylem ortaya çıkış ve gelişiminde kolektif bilinçle temas halindedir. Bu şekilde özne sürekli ve refleksif bir gözetim süreci içinde de olacaktır. Bir başka açıdan, özne kendi anlam dünyasını siyasal eylemleriyle dış anlamlar dünyasına aktarır. Bu aktarma mutlaka kolektif bilinci dönüştürme yönelimli de değildir. Bireysel siyasal eylem, öznel bilincin etkisiyle dışsal anlam yapısını yeniden üretebilir ya da dönüştürme mücadelesine girişebilir. Yeniden üretme ya da dönüştürme neye göre ortaya çıkar? Bu belirlenim bir siyasal düzenin istikrarının ya da dönüşümünün de kriterini oluşturur.

Peter ve Luckmann, günlük yaşamın, özneyi içine alan biçimde kesintisiz bir akış gösterdiğini ve öznenin bu akış içinde günlük yaşamın kendine yakın olan sektörleriyle uyum içinde rutin pratiklerle yaşamını devam ettirdiğini ifade etmektedir. Bu uyum durumu bozulabilir mi? Yaşam dünyasının belli sektörleri özne için bir sorun olarak ortaya çıkabilir mi? öznel bilinç için yaşam dünyası üzerine fazla düşünmeden içinde akılan bir dışsal kolejtif bilinçtir. Bu süreklilik, üzerine fazlaca düşünülmeden içinde akılan nehrin sorun olarak algılanmaya başlanmasıyal kesintiye uğrar. Peter ve Luckmann, sosyal gerçekliğin özne için sorunsuz görünen sektörlerinde bir sorunun belirmesiyle yine aynı özne için günlük yaşamın sürekliliğinin kesintiye uğrayacağını belirtmektedir. Sorun genelde, özne için rutin pratiklerin işleyişinde, sonuç olarak belirginleşen bozulmalarla algılanabilir. Özne bu bozulmaları düzeltme eğilimi içine girecektir. Bu durumda sosyal yapıların gözden geçirilmesi ve yeniden üretimin sekteye uğraması söz konusu olabilir.

Sosyal yapılar anlam yüklü mekanizmalardır. Sosyal yapılar özneye bir yönüyle hem dışsal hem de içseldir. Özne dışsal yapıları bilir ve uyum içinde davranır . Bu uyum içinde davranış sosyal yapıları yeniden üretir. Bu niteliğiyle sosyal yapılar siyasal eylemin ve siyasal etkileşimlerin sonuçları itibariyle şekillenir. Siyasal düzeni de bu bağlamda anlamak ve açıklamak gerekir. Siyasal düzen varsa onu taşıyan ve öznenin davranışlarıyla süreklilik kazanacak biçimde yeniden üretilen dolayısıyla istikrarlı sosyal yapılar vardır. Sosyal yapılar rutinleşmiş pratikleri üretir ve onlarla da varlığını sürüdürür. Siyasal düzenin istikrarı bu ikili üretim sürecinin sonucudur. Bu nedenle sosyal yapıların var olma sürecinde siyasal mücadele esasken, bu yapıların bir siyasal düzene dönüşmesinde sosyal yapıların belirleyiciliğinde rutinleşen pratiklerin varlığı belirleyici olacaktır. Bireysel öznelliğin dış dünyayı bir siyasal düzen içinde inşa etmesi, öncelikle bu anlamda iradi öznel anlamlar setinin sosyal yapılar var edecek şekilde dış dünyaya aktarılması ve sonrasında dış dünyanın, sosyal yapıların belirleyiciliğinde rutin pratiklerle hem sosyal yapıları hem de kendini sürekli olarak var etmesiyle mümkün olur. Dolayısıyla öznel bilincin iradi girişimiyle var olan sosyal yapıların rutinleşmiş pratikler üreterek süreklilik kazanması sonucunda siyasal düzen varlık ve istikrar kazanır.

Siyasal düzenin varlığı, öznel bilinç düzeyinde sosyal yapıların sorgulanmasının sona ermesi ve söz konusu yapıların rutinleşecek şekilde pratikler üretmeye başlamasına bireysel düzeyde izin verilmesi ile mümkün olabilecektir. Dolayısıyla siyasal düzen bireysel bilinç ile kolektif bilinç arasında bir uyum durumunu ifade eder. Bu şekilde bireysel öznellikle sosyal yapılar uyum içine girer. Berger ve Pullberg bu uyum durumunda, kolektif bilincin nesnellik kazandığı iddiasındadır ve bu iddia, yabancılaşma ve şeyleştirme kavramlarıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Öznel bilinç ürettiği sosyal yapılarla arasına mesafe koyar. Bu şekilde siyasal düzen ancak öznel bilincin nesnesi haline gelebilir. İnşa edilen ile inşa süreci ilişkisi üzerinde bireysel öznelliğin kontrolü azalır. Sosyal yapılar ve dolayısıyla siyasal düzen bireysel öznellik için dışsal, nesnel bir varlık kazanır ve şeyleşerek donar. Bu aşamadan itibaren dışsal bir dünya olarak siyasal düzen öznel bilincin örtük bir uyum hali içinde rutin davranışlarla yeniden üretimine tabidir.

İddiam odur ki, Berger ve Pullberg’in tanımladığı anlamda, öznel bilince yabancılaşmış bir nesnel dışsal dünya söz konusu olamaz. Eğer olsaydı, bireysel bilinç ile kolektif bilinç arasında uyumun bozulması durumunda siyasal düzende bir kriz çıkmaması gerekirdi. Böyle bir durumda siyasal düzeninin kendini sürekli üretmesi bir zorunluluk olurdu. Bir başka deyişle nesnel kolektif bilinç kendine ait varlığıyla sürekli olarak öznel bilinci şekillendirebilirdi. Siyasal düzenin taşıyıcısı olarak sosyal yapılar bir kere oluştuktan itibaren öznel bilinci sürekli kontrol eder hale gelirlerdi. Bu nedenle siyasal düzenin iradi ve öznel yönü sorgulamaya açık hale gelirdi. Siyasal düzen için tepeden aşğı bri otomatik belirlenim kural olurdu. Düzen kaçınılmaz ve dışına çıkılamaz bri zorunluluk haline gelirdi. Bu durumda tarih anlamını yitirir, bir bakıma dönüşüm tesadüflere, rastlantısal ve neredeyse imkansız hale gelirdi. Dönüşümün öznel bilinçle olan ilişkisini göz ardı etmek bizi bir bakıma siyasal düzenin sorgulanma durumlarını göz ardı etmek aşamasına taşıyabilir.

Buna karşılık öznel bilincin sosyal yapıları örtük ve refleksif biçimde gözeten kontrolünü, bir başka ifadeyle sosyal yapıların nesnelliğinin sınırlılığını kabul etmemiz durumunda, uyumun kendiliğinden olmadığını, bireysel düzeyde gözetildiğini de varsayarız. Siyasal eylem bu açıdan önem kazanır. Siyasal eylemin öznel bilincin kolektif bilinçle etkileşimine bağlı olarak dönüştürücü kapasitesini görmeye başlarız. Dolayısıyla kolektif bilincin nesnelliğini de sınırlı olarak konumlandırırız. Siyasal düzen öznel bilincin kolektif bilinçle uyumlu kalabilmesine bağlı olarak istikrarlı biçimde var olacaktır. Bir başka deyişle sosyal nesnel varlık bireysel öznelliğin refleksif gözetim sürecinin tamamen dışında olamaz.

İddiam odur ki, gerçek bir nesnel ve özneye tamamen dışsal sosyal gerçeklikten, dolayısıyla bu niteliklere sahip bir siyasal düzenden söz edilemez. Siyasal düzen ve sosyal yapılarının nesnelliği, öznel bilinç ile kolektif bilinç uyumu sağlandığı ölçüde ve bu uyumun sosyal yapıların etkisi altında rutinleşen pratiklerin üretilmesi yoluyla sürekliliğinin korunması durumunda anlamlı olacaktır. Yoksa kendi başına bir varlık olarak siyasal düzen var olabilseydi, yukarıda sözünü ettiğimiz uyumun bozulması durumunda dahi siyasal düzenin öznelerini yeniden şekillendirmesi ve istikrarsızlığa sürüklenmenin tepeden aşağı bir süreç içinde önlenebilmesi mekanizması, sürekli bir düzeltme mekanizması olurdu. Ancak kanımca bu durum ancak istisna olabilir. Öznel bilinçle kopan bağ ve kolektif bilinci sorgulayan bir öznel bilinç gelişimi aşağıdan yukarıya dönüşüm süreçlerini tetikleyecektir.

Siyasal düzenin dönüşüme açık olması da bu anlama gelmektedir. Siyasal düzenin öznelerinin kendi anlamlar dünyalarında güvensizlik duygusu içine sürüklenmeleri, içinde bulundukları siyasal yaşamın anlamının yitirmeye başladığını hissetmeleri, uyum bozulmasının en önemli göstergesi olacaktır ki burada öznel sorgulama süreçleri harekete geçecektir. Siyasal düzen ve sosyal yapıları ile öznelerin anlamlar dünyası arasındaki uyum daha çok bireysel öznelliği merkeze koyan ve onun örtük gözetiminde olan bir nitelik gösterir. Uyumu bozan kayma hangi düzeyde olursa olsun, dönüşüm süreçleri, öznel bilinç düzeyinde siyasal düzenin sorgulanmasıyla harekete geçer. Bu durum bireysel öznelliğin dış dünyaya yönelik yeni müdahalelerine ortam hazırlayacak ve eğer siyasal düzenin sosyal yapıları bu müdahaleye dirençli kalırsa bireysel düzeyde radikalleşme siyasal düzen ölçeğinde ise istikrarsızlaşma eğilimleri güçlenecektir. Siyasal düzen ile öznel bilinç arasında yeni bir uyum ve denge durumu yaratılamazsa öznel bilinçte radikalleşme eğilimi ortaya çıkacaktır. Radikalleşmenin temelinde, öznel bilinç düzeyinde siyasal düzenin sosyal yapılarını tehdit olarak algılama eğilimi yer alacaktır. Özneler kayma sonrası uyum bozulması algısıyla güvensizlik duygusu içine sürüklenecekler ve sosyal yapıları dönüştürmekte zorlandıkları ölçüde bu yapıları ve düzeni tehdit olarak değerlendirmeye başlayacaklardır. Buna Bireysel  anlamda radikalleşme, düzen ölçeğinde istikrarsızlaşma diyebiliriz.

Sosyal Gerçekliğin İkili Karakteri

Sosyal olanla ilgilenmeye başlandığında karşı karşıya kalınan gerçeklik oldukça farklı niteliktedir. Sosyal gerçeklik, düşünen, öğrenen, algılayan ve karar veren birimlerin etkileşim sürecinde varlık kazanmaktadır. Bu nedenle sosyal gerçeklik, maddi olmaktan çok sosyal bir süreç içinde inşa edilmiş ve fikirsel nitelikle var olan bir özellik taşır. Sosyal gerçekliğin, dolayısıyla, malzemesi fikirlerdir, ortaklaşan ve yayılan fikirler. Sosyal gerçeklik, aynı zamanda yukarıda tanımlamaya çalıştığımız sosyal yönlü birimlerin etkileşimi içinde varlık kazanır ve bu etkileşim süresince varlığını devam ettirir. Sosyal gerçekliği var eden birimler tümüyle yok olursa, etkileşim süreçleri de dolayısıyla sosyal gerçeklikte ortadan kalkacaktır. Sosyal anlamda özneleri var olmayan bir gerçeklik söz konusu olamaz. Buna karşılık sosyal gerçekliğin nesnelliği ve öznel bilinçle kolektif bilinç ilişkisi şüphesiz önemli bir araştırma ve tartışma konusudur.

Bugün öznel bilinç düzeyinde gelişmelerin ve öznelerarası düzeyde etkileşimin sosyal gerçekliği inşa ettiği ve bu gerçekliğin kendine ait bir varlık kazandığı büyük oranda kabul gören bir temel yaklaşımdır. Buna karşılık, başka bir soru yeterince öne çıkamamış ve bu soru geri planda kalarak üzerinde fazlaca tartışma yapılamamıştır. Sosyal gerçeklik, onu inşa edecek biçimde etkileşen sosyal birimlerle olan irtibatını ne ölçüde korur? Bu soru sosyal gerçekliğin nesnelliğine ilişkin çok önemli ve tartışmalı bir eski meseleyi önümüze getirir. Bu mesele aynı zamanda pek çok asli sorunun da cevabını etkileyecek bir önemdedir. Berger ve Luckmann sosyal gerçekliğin, onu inşa eden toplum bireylerinin neyi gerçek olarak benimsediğinden bağımsız olamayacağını ifade eder. Tabii burada gerçek olarak kabul etmekle gerçekliği doğrudan belirlemek arasında bir fark olduğunu görmek gerekir. Sosyal birimler, gerçek olarak kabul ettiklerinin çoğunu, kendilerinden önce inşa edilmiş olarak devralırlar. Ancak bu sosyal gerçekliğin hakimiyeti olarak da okunmamalıdır. Öznel düzeyden kaynaklanan değiştirme dönüştürme kapasitesi de mevcuttur ve verili olarak devralınan sosyal gerçekliğin varlığı ile onun bireysel düzeyde belirleyiciliği, öznelerarası sosyal etkileşim süreçlerinin sonuçlarıyla sınırlı kalabilmektedir. Nesnel sosyal gerçekliğin yokluğu anlamına gelecek bir bireysel olanın sosyal olana sürekli bir hakimiyetinden ya da öznel bilinci yok sayacak bir sosyal gerçekliğin yapısal belirleyiciliğinden söz etmek bu açıdan basit bir açıklama olurdu. Bir başka deyişle aslında önemli ve ilginç olan sosyal gerçekliğin varlığını kabul ettikten sonra öznel bilincin, kolektif bilinçle etkileişiminin doğası üzerine düşünmektir.

Berger ve Luckmann, Sağduyu bilgisinin (common-sense knowledge), sezgisel bir algıyla hareket eden sosyal birimlerin bilinç düzeyinde etkili olduğunu ve bu bilginin sosyal gerçekliğin anlamlar dünyasının dokusunu belirlediğini açıklamaktadır. Sağduyu bilgisi yaşamdünyasının ayrılmaz bir parçasıdır ve tarihsel derinlikte sosyal bir  onaya tabi olarak var olur. Sosyal onay burada açıklanmaya muhtaç bir mekanizma olarak karşımızdadır. Sosyal onay öznel bilincin dışında mıdır? Yoksa sosyal onay öznel bilinç kolektif bilinç ilişkisinin sürekliliğinin bir kanıtı mıdır?

Berger ve Luckmann Toplum varsa nesnel olgusal düzeyin de olduğunu, ancak buna karşılık öznel bilincin etkisinde yönelim kazanan eylemlerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bireysel eylem doğal olarak öznel bilinç düzeyinde belirlenir. Bu nedenle eylem anlam yüklüdür ve bu anlamı eyleme yükleyen öznel bilinçtir. Soru öznel bilincin kolektif bilinçle ilişkisine işte burada bağlanmaktadır. Bu ilişki ne yukarıdan aşağı ne de aşağıdan yukarıya olarak tanımlanmamalıdır. Bu bir etkileşimdir, sürekli ve kopuksuzdur, doğal olarak da iki yönlüdür. Peter ve Luckmann bunu “toplumun ikili karakteri” olarak nitelemekte ve nesnel olgusallıkla (objective facticity) öznel anlamları (subjective meaning) aynı düzeyde önemli kabul etmektedirler. Onlara göre bu nedenle de sosyal gerçeklik kendine özgü (sui generis) dür.

Bilimsel Realizm ve Ontolojinin Önce Geldiği Varsayımı

Bilimsel realizm sosyal teori araştırmalarında giderek daha geniş bir kabul görmeye başladı. Sosyal olanın nesnel bir varoluşa sahip olabileceği düşüncesinde önemli bir gelişme olarak kabul edebiliriz bilimsel realizmi. Aynı zamanda nesnel sosyal gerçekliğin, yapı-yapan ayrımını aşan bir karmaşıklık ve iki yönlülük içerdiğini göstermesi açısından da çok önemli katkılar içeriyor bilimsel realizm. Bu bakımdan analizi, analiz düzeyini makro ve mikro olarak alarak, her iki düzeyde gözlemlerle ve en önemlisi de bu iki düzeyin etkileşimine odaklanarak yapıyor analizi.

Burada kritik bir soru epistemoloji ve ontoloji ayrımı ve hangisinin önce geleceği konusundaki tartışmada yoğunlaşıyor. Bilimsel realistler sosyal varlığı tüm karmaşıklığıyla kavranabilir görüyorlar. Aslında basitleşme eğilimi güçlü bir yön. Varlığı kavramadan açıklama yapılamayacağını iddia ediyorlar. Burada açıklama ifadesi, sosyal varlık kavrandıktan sonra diğerlerine kavranılanı anlatma anlamında kullanılıyor. Yoksa varlığı anlama anlamında değil. Bir başka ifadeyle sosyal varlığı kavranabilir bir bütün olarak gördükten sonra, epistemoloji sadece diğerlerine bunu anlatmanın bir arcı olarak görülmüş. Kavramanın bir ön koşulu olarak kabul edilmemiş. Dolayısıyla metodoloji ile eşitlenen bir epistemoloji anlatısı söz konusu. Bu anlatının kendisi de bir epistemoloji aslında. Dolayısıyla bilimsel realizm ontolojiyi öncelediğini iddia ederken, tüm araştırma girişimini epistemolojik düzeyle sınırlı tutuyor ve varlığın bilgisini üretmeye yönelik araştırma girişmlerini, dolayısıyla ontolojiyi ikinci plana atıyor; ancak buraya kadar gitmeden de şunu söylemek gerek: Sosyal varlık tüm karmaşıklığıyla kavranamayacak bir bütünlük, detaylılık ve zorluk ifade ediyorsa epistemoloji, görmenin, tespit etmenin ve dolayısıyla göstermenin ön koşulu olur. Bu durumda epistemolojinin önce gelmesi kaçınılmazdır.

Yukarıda bir ölçüde ifade ettiğimiz gibi, ontolojiyi varlığın bilgisi olarak öncelemek ve sosyal varlığı anlamayı öncelikli görmek anlamında ontolojiyi öncelikli kabul etmek başka bir durumdur. Bu durum, sosyal alanda araştırma girişiminin, varlığın bilgisine ulaşmak için, nasıl bu bilgiye ulaşacağız sorusuna öncelikle cevap vermenin gerekli olmasıyla çelişmez. Dolayısıyla sosyal varlığı bütünüyle ve detaylılığıyla tüm karmaşıklığıyla kavramadaki güçlük, epistemolojiye öncelik verilmesini gerekli kılmaktadır.

Bunun doğal bir sonucu, sosyal araştırma girişiminin nesnel gerçekliğin ancak bir modeline ulaşabileceği varsayımına da dayanır. Bu model şüphesiz sosyal varlığın kendisi olamaz. Sosyal varlık bu açıdan tüm yönleriyle kavranamaz ve üzerinde kontrol sağlanamaz. İşte bu nedenledir ki sosyal alanda mühendislik yapılamaz. Belki bu nedenledir ki sosyal bilimciler  gerçekler dünyasına belli ölçüde ışık tutarlar. Aslında onlar gerçekle temas halindedirler yoksa gerçeği güçlü bir kavrayışla yakalamış değillerdir.

AB ile İlişkilerde Talihsiz bir Dönem

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, kısıtlı ve süreli bir turistik seyahat imkânı tanımaktan öteye geçmeyen ‘vizelerin kaldırılması’ meselesine maalesef takıldı kaldı. Avrupa Birliği’nin kendi iç gelişmelerinin bu konuda yaratacağı zorluklar göz ardı edilerek bu mesele çok öne çıkartıldı. Avrupa Birliği de beklendiği gibi son derece dar bir çerçeveden meseleyi ele alarak konuyu bu meseleyle doğrudan irtibatlı olmayan başka konularla ilişkilendirme çabası içine girdi. Avrupa Birliği Parlamentosu ve üye ülkelerin iç siyasal kamuoyu, meseleyi politik bir zeminde tartışmaya başladı.

Mesele, hem Avrupa Birliği içinde hem de Türkiye’de esas çerçevesinin dışında bir genişlik kazandı. Sonuçta hem gereksiz hem de tehlikeli bir kriz ortaya çıktı. Avrupa Birliği ve Türkiye açısından ortada bir başarısızlık olduğunu söyleyebiliriz. Maalesef bu başarısızlık talihsiz bir döneme de denk gelmiş durumda. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini ileriye taşımak için oldukça olumlu görünen mevcut siyasi ortamdan yararlanmak dururken gereksiz bir siyasi krizle karşı karşıya kaldık. Durum gerçekten üzüntü verici.

İlişkileri etkileyen gündem maddeleri

Avrupa Birliği’nin son yıllarda aşmakta zorlandığı en önemli mesele göçmen meselesidir. Dünyanın her tarafından ama özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan milyonlarca insan Avrupa Birliği’nin büyük şehirlerine göç etmek için sınırlarda bekliyor. Bu bölgelerin olumsuz siyasi koşulları sorunun aciliyetini daha da artırıyor. Göçmen krizi Avrupa Birliği içinde aşırı sağı, İslam karşıtlığını ve Avrupa Birliği karşıtlığını körüklüyor. Avrupa Birliği’ni ortadan kaldırmak isteyen aşırı sağ siyasi hareketler Avrupa siyaset sahnesinde hız kazanıyorlar ve her geçen gün Avrupa Birliği’nin geleceğini daha fazla tehdit ediyorlar. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin geleceği, bir bakıma göçmen krizine vereceği karşılığın etkisine bağlı hâle gelmiş durumda. Bu bağlamda Avrupa Birliği’nin gücünü korumaya çalışan hükümetler, Türkiye ile yakınlaşmaya mecbur kaldı. Ancak göçmen ve mülteci krizinin Avrupa Birliği’ni Türkiye ile yakınlaşmaya mecbur ettiği bu dönemde biz meseleyi çok dar bir çerçevede ele alıp, hatta bu çerçevenin de içini dolduramadan ilişkileri krize sokmayı başardık. “Başardık” diyorum çünkü zor bir işti. Türkiye’nin mutlaka bu krizden çıkartılması gerekiyor; zira konu sadece Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileriyle de sınırlı kalmayacak gibi görünüyor.

Konuyu tam değerlendirebilmek için hızla gelişen Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı görüşmelerine bakmak gerekir. Çünkü bu görüşmeler ilerledikçe, Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden sağlam ve gelişmeye açık bir zemine taşınması daha büyük önem kazanıyor. Avrupa Birliği, Temmuz 2013’ten bu yana Amerika Birleşik Devletleri’yle ticaret ve yatırımortaklığı anlaşması (TTIP) görüşmelerini ilerletiyor. Bu anlaşma şüphesiz dünya ticaretini derinden etkileyecek. 300 milyar euroluk yeni bir ekonomik kapasite yaratılması söz konusu. Dünyanın en büyük ve etkili ekonomik bloğu oluşturuluyor. Bu blok siyasi dengeleri de değiştirecek nitelik taşıyor.

Türkiye, Avrupa Birliği ile ortaklık ilişkisi içinde ve 1996 yılının başından beri işleyen bir gümrük birliği ile Avrupa pazarının bir parçası. Avrupa Birliği ile oluşturulmuş ortaklık ve gümrük birliği, Türkiye için bu ticaret bloğunun içinde yer alma imkânı sağlıyor; dışında kalmayı ise çok riskli hâle getiriyor. Öte yandan bu bloğun da içine yerleşmek, ciddi bir çabayla başarılması gereken bir iş. Kendiliğinden olabilecek bir gelişme kesinlikle değil. Diplomasi ve siyasi beceri gerektiriyor. Eğer Türkiye, bu kritik dönemde söz konusu beceriyi gösteremez ve ortaya çıkan Transatlantik ekonomik bloğun dışına itilirse, muhtemelen ortaklık ilişkilerinin ve gümrük birliğinin üzerinde de kara bulutlar toplanacaktır. Hatta bir adım öteye gidersek, siyasi anlamda olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilir ve Türkiye’nin NATO içindeki konumu bile hasar görebilir. Bu bağlamda Türkiye’nin ortaya çıkmakta olan söz konusu Transatlantik bloktan önce ekonomik, sonra da siyasi olarak dışlanma tehlikesiyle yüz yüze kalacağı söylenebilir.

AB gündeminin üst sıralarında yer alan ve TTIP görüşmeleri dışında Türkiye’nin Birlik ile olan ilişkilerini etkileyecek bir başka kritik mesele ise İngiltere’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine yön verecek olan üyelikten ayrılma/kalma referandumu. Haziran ayı sonunda gerçekleştirilecek olan referandumdan olumsuz bir karar çıkmasını beklemiyorum. İngiltere, referandum kozunu kullanarak Avrupa Birliği’nden istediği ödünleri hâlihazırda almış bulunuyor. Özellikle AB’nin bütçe disiplini, euro bölgesi ve finans sektörüne yönelik sıkı düzenlemelerini bertaraf etmeyi başardı. Yine de bu referandum Avrupa Birliği’nin geleceği açısından büyük önem taşıyor. Amerika Birleşik Devletleri de oluşturmaya çalıştığı Transatlantik ekonomik bloğun geleceği açısından İngiltere’nin Avrupa Birliği içinde kalmasını istiyor. İngiltere,  bu süreçte bir bakıma hem içeride hem de kenarda olabileceği bir modele yakınlaşıyor. Bu durum Avrupa Birliği’nin giderek farklılaşmış bir üyelik sistemine geçmekte olduğuna işaret ediyor, dolayısıyla bu durum Türkiye açısından önemli bir fırsat sunuyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yakın zamanda tam üye olamayacağı aşikâr. Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin ağırlaşan sorunlarına taraf olmak isteyip istemeyeceği de ayrı bir konu. Her iki taraf için de söz konusu olan ve değişen koşullar, Türkiye için olumsuz sonuçlar doğuracak tek taraflı bir tür dışlanma politikasına dönüşmemeli. İngiltere’nin geliştirmekte olduğu yeni model zaman içinde Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde yer alması için de kullanılabilir.

İlişkilerde yeni dönem mümkün mü?

Türkiye-Avrupa Birliği ortaklık anlaşması -ki kökleri 1960’ların başına dayanıyor- ilişkileri sağlam bir zemine yerleştirmiş durumda. Türkiye için kritik olan, bu sağlam zemin üzerine sağlam bir bina inşa edebilmek. Avrupa’nın çözmekte zorlandığı göçmen krizi Türkiye’nin elini güçlendiriyor. Bu kozu vize meselesine bağlamak ve buradan da bir kriz yaratmayı ‘başarmak’ çok sakıncalı olabilecek ve dar açılı bir politik yaklaşımın sonucudur. Gelecekte de hükümet, izlediği benzer politikalarla fırsatları tehditlere dönüştürme riskiyle karşı karşıya.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zemini ortaklık, temeli ise Gümrük Birliği olmaya devam edecek. Ancak bu zeminin gelişmeye müsait bir zemin olduğu da bir gerçek. İlişkileri yukarıda açıklamaya çalıştığımız uygun siyasi koşullardan yararlanarak, Avrupa Birliği’nin diğer politika ve program alanlarına doğru geliştirmek mümkün. Gümrük Birliği’nin revizyonu bu amaca yönelmeli. Bu zemin üzerinde, Türkiye’nin ortaya çıkmakta olan Transatlantik ekonomik blokta yer almasını sağlamak gerekir; bu ise mümkün. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’yi dışlamaktansa uygun bir model içinde Türkiye’ye de yer vermek isteyeceklerdir. Bu şekilde Türkiye için ortaklık ilişkilerinin aksayan yönlerini de tamir edebilme imkânı yaratılabilir. Bunun tam tersi istikamette ilerlemek ise büyük bir hata, hatta başarısızlık olacaktır.

Kısacası, kritik öneme sahip bir dönemdeyiz. Yukarıda bahsi geçen tüm dinamikler Avrupa Birliği ve Transatlantik ilişkilerin geleceğini belirleyecektir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde ilişkilerin diplomatik ve siyasi maharetle yönetilmesi son derece önemlidir. Bu dönemde alınacak sonuçlar, Türkiye’nin çok daha uzun döneme yayılacak biçimde genel anlamda Batı ile olan ilişkilerine yön verecektir. Dolayısıyla konuyu çok dar bir çerçevede ele alarak vize serbestisi gibi sınırlı bir mesele üzerinden okumak ve yönetmeye çalışmak belli sakıncaları beraberinde getiriyor. Bu kısıtlı çerçeve içinde gelişecek muhtemel bir kriz, ikili ilişkilerin geleceği başta olmak üzere oldukça farklı açılardan çok daha derin ve kalıcı olumsuzluklara yol açabilir.

* 2016 yılında Analist Dergisi’nde yayınlanmıştır

Türk-Amerikan İlişkilerinde Çatlak Derinleşiyor

Mart ayında yaşanan bazı gelişmeler Türk-Amerikan ilişkileri üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kıldı. Bu gelişmeler ışığında Türk Amerikan ilişkilerine bakıldığında, Mart 2003’te TBMM’de yapılan oylama ile başlayan çatlağın derinleşmekte olduğu düşünülebilir

Türk-Amerikan ilişkilerinde yukarıdaki tespiti yapmamıza neden olan gelişmelerden ilki Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, Irak konusunda yaptığı bir açıklama oldu. Bu açıklama basına yansıdığı şekliyle şöyle gelişti: Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Ankara’da sahnelenen “Bir Ulusun Yeniden Doğuşu” piyesinin ardından düzenlenen kokteylde basın mensupları ile sohbet ederken, Türkiye’nin bir Irak politikası olmadığını söylüyor. Orgeneral Büyükanıt PKK’nın yurtiçi ve Irak’daki varlığının ciddiye alınması gereken bir noktaya ulaştığını belirttikten sonra Irak’ın yeniden yapılanmasında Türkiye’nin söz hakkı olmamasının kaygı verici olduğunu açıklıyor[1]. Yaşar Büyükanıt’ın bu sözleri Hükümet tarafından soğuk karşılanıyor.

Türkiye’nin dış politika kararlarının, özellikle de stratejik boyutu olanlarının, hazırlanmasında Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın beraber çalıştığı bilinen bir gerçek. Ancak bu açıklamalar Irak konusunda Dışişleri ile Genelkurmay arasında bir uyum sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Bu uyum sorunu gerçekte Irak özelinde Türk-Amerikan ilkişkileri ile ilgili gibi görünüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’nın Irak’daki varlığından duyduğu kaygıyı, ABD’nin bu düşman unsurların varlığına göz yummaya devam etmesini, Kuzey Irak ve özellikle Kerkük üzerinde Irak Kürtleri’nin siyasi emellerini ve bu hususta ulaştıkları noktayı kaygı verici bulduğunu artık yüksek sesle açıklama ihtiyacı hissediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, hükümetin bu konudaki kararsız tavrından anlaşılan oldukça rahatsız[2].

Mart ayındaki Türk-Amerikan ilişkileri ile ilgili ikinci gelişme Cumhurbaşkanı’nın Suriye gezisi ile ilgili oldu. Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Kara Kuvvetleri Komutanı ile aynı gün, çok enteresan bir açıklamada bulunuyor. Bursa’ya yaptığı bir gezi sırasında yine gazetecilerin sorusu üzerine, Türk-Suriye ilişkileri üzerinde ABD’nin kaygılarını dile getiriyor[3]. Edelman’a göre, Türkiye uluslararası camianın Suriye konusundaki beklentilerine cevap vermiyor. Bu açıklama, gerçekte Cumhurbaşkanı Sezer’in Suriye’ye yapmayı planladığı gezi ile ilgili. ABD, Suriye’yi yalnızlaştırma ve baskı altına alma siyasetinde, Lübnan vesilesiyle önemli bir avantaj kazanmış durumda. Psikolojik üstünlüğün ABD’ye geçtiği dönemde, Türkiye’nin Suriye’ye yakın bir tavır içinde görüntü vermesi ABD’yi rahatsız ediyor. Bu tartışmalar arasında Washington’da daha etkili bir göreve geçeceği söylenen Edelman ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa ediyor. Dolayısıyla Büyükelçilik görevini de bırakıyor.

Bu iki gelişme, birincisi Türkiye tarafındaki, ikincisi ABD tarafındaki rahatsızlıkların çok önemli işaretleri. Soğuk Savaş yılları boyunca çok yakın iki müttefik olduğu söylenen Türkiye ve ABD’nin, Soğuk Savaş sonrası bu ayrışması neden ortaya çıkmış olabilir? Sorunun ortaya çıkmasına neden olanlar Irak ve Kürt meselesi. Ancak ABD, Türkiye ile ilgili daha başka kaygılar da taşıyor. Türkiye’nin gelişen koşullara verdiği, çok da planlı olmayan cevaplar ABD’nin Türkiye’ye yönelik kaygılarını daha da artırıyor.

ABD’nin Türkiye’ye yönelik kaygıları ilk olarak, 2000 yılında Dr. Hickok tarafından yayınlanan “Yeni bir Hegemon Doğuyor:Türkiye’nin Değişen Stratejisi ve Askeri Modernleşmesi arasındaki Uçurum” başlıklı makalede ifade edildi[4]. Türkiye’de oldukça tartışılan bu makalenin yazarı Dr. Hickok ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli bir Türkiye uzmanı[5]. Hickok, özetle Türkiye’nin askeri modernleşmesinden çok etkilenmiş görünüyor. Hickok’a göre bu modernleşme Türkiye’yi bölgesinde rakipsiz bir askeri güç konumuna taşırken, siyasi olarak Türkiye’nin yönelimi belirsizlik kazanmaya başlıyor. Hickok’a göre bu kadar etkili bir askeri güce sahip olan bir ülke mutlaka “bağımsız bir güvenlik aktörü” (independent security actor) olmak isteyecektir. Türkiye’nin bağımsızlığı, “ABD’nin isteği dışında hareket etme potansiyeli olan devlet” anlamında kullanılıyor. Hickok’un sorusu, Türkiye çok stratejik bir bölgede ABD’nin çıkarlarına zarar verecek adımları ilerde atabilir mi diye bir kaygının ifadesi. Büyük ihtimalle TBMM’de ABD’nin aleyhine sonuçlanan 1 Mart oylaması, ABD karar vericileri tarafından Hickok’un kaygılarını doğrular şekilde algılanıyor. Sonrasında Irak gelişmeleri, Irak’da Kürtlerin tutumu ve ABD’nin desteği ile birleşince bu kaygılar gerçek bir ayrışmaya doğru süratle tarafları taşıyor.

İngiliz Savunma Bakanlığı’nda çalışan Bill Park da Türkiye’ye yönelik kaygılar konusunda iki çalışma yayınlıyor. Park yine Parameters’de yayınlanan ‘Irak Kürtleri ve Türkiye:Amerikan Politikasına yönelik tehditler’ başlıklı makalesinde[6] Türkiye’nin ABD’nin Irak politikasına yönelik eleştirilerini özetledikten sonra, Kuzey Irak’a yönelik Türkiye’nin tarihsel iddiaları olduğu tezini ileri sürüyor. Park öte yandan Irak’ın dağılmasına ve burada üç ayrı devlet kurulmasına yönelik değerlendirmeleri hatırlatıyor ve bu konuda Türkiye’nin öngörülemez çıkışlar yapabileceğini vurguluyor. MERIA’da yayınlanan ‘Stratejik iyi konumlanma, siyasi yanlış konumlanma: Türkiye, ABD ve Kuzey Irak’ başlıklı makalesinde[7] ise 1 Mart kararını hatırlatarak Türkiye’nin ABD ile işbirliği yapmak konusunda isteksiz davranması sonucunda Irak ve Irak Kürtleri sorununun Türk-Amerikan ilişkilerini tehdit ettiği analizini yapıyor.

Türkiye’ye yönelik kaygıları dile getiren makaleler arasından seçtiğim son makale ise Edward J. Erickson tarafından 2004 sonlarında Turkish Studies dergisinde yayınlanan “Bölgesel Hegemon olarak Türkiye-2014:ABD’ye yönelik stratejik sonuçları” başlıklı makale. Erickson Amerikan ordusundan emekli bir yarbay ve Tikrit’teki 4. mekanize tümen komutanının siyasi danışmanı. Erickson da Hickok’un bıraktığı yerden hegemon Türkiye tezini devralıyor. Erickson’a göre Türkiye Soğuk Savaş yıllarında uzak bir kanat ülkesiydi. NATO planlarında merkezi bir önemi yoktu. Bu nedenle Türkiye, Soğuk Savaş yılları boyunca yeterince askeri yardım alamamıştı. Ancak Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin ABD için stratejik önemi çok arttı. Türkiye’nin bu stratejik merkezi konumuna, bir de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernleşmesi ve muharebe tecrübesi de eklenince Türkiye çok önemli bir ülke konumuna geldi. Erickson özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ileri savunma ve derin muharebe taktiklerini benimseyip başarıyla uygulamasını önemle vurguluyor. Erickson bu değerlendirmelerden sonra Hickok’un 2000’de yaptığı değerlendirmeye katıldığını ifade ederek, artık Türkiye’nin ‘bağımsız bir güvenlik aktörü’ konumuna geldiğini vurguluyor.

Bu açıklamalardan ben şu sonucu çıkarıyorum. Türkiye’nin ABD’de yarattığı endişe, Türkiye’nin artan askeri gücü ve muharebe yeteneğine karşılık giderek bağımsız davranma eğilimine dayanıyor. Irak bu anlamda bir örnek. ABD Türkiye’nin Batı İttifakı içindeki konumunun değişmesinden endişe ediyor. NATO’nun eski NATO olmadığını, tehdit tanımlamasında önemli bir farklılaşmanın doğmakta olduğunu gören bu uzmanlar, Türkiye’nin geleceği konusunda büyük bir tereddüt yaşıyorlar. Sanırım ABD’nin, Türkiye’nin AB macerasını niye bu kadar istekli şekilde desteklediğini anlamak için bu kaygılara bakmak gerekli. Mart ayındaki yazımda belirttiğim gibi, Türkiye’nin siyasi yörüngesinde bir kayma ortaya çıkabilir mi sorusu şu an ABD siyasi planlamacıları arasında çokca sorulan bir soru. Aslında bu soruyu biz de kendimize sormalıyız. Orgeneral Büyükanıt’ın, Türkiye’nin Irak politikası yok eleştirisi aslında bu daha büyük soruyla yakından ilgili.

* 2005 yılında bir internet dergisinde yayınlanmış olan yazım


[2] Genel Kurmay Başkanı bu konuda ortamı yatıştırmaya yönelik açıklamalar yaptı. Ancak yine de Kara Kuvvetleri Komutanı’nın açıklamaları önemini koruyor.

[5] Assistant Professor of Turkish and Central Asian Studies at the Air War College.

Hasta Adam Hortladı !

Robert Pollock, The Wall Street Journal gazetesinin 16 Şubat 2005 tarihli sayısında bir makale yayınladı. Makale “Avrupa’nın Hasta Adamı- Yeniden” başlığını taşıyordu. Çok uzun zamandır unutmuş olduğumuz bir kavram, bu makale ile yeniden ortalığa çıktı. Hasta Adam, 19.yy ortalarında Osmanlı’nın mirasını paylaşmak arzusuyla yanıp tutuşan Avrupalı güçlerin geliştirdiği bir kavram. Bu kavramın ifade etmeye çalıştığı, Osmanlı’nın çok önemli bir coğrafyayı işgal ettiği, ancak bu coğrafyaya sahip olacak gücü süratle kaybetmekte olduğu. Kırım Savaşı’nın hemen arifesinde Rus Çarı I. Nikola, İngilizler’e Osmanlı’yı tanımlarken “Avrupa’nın hasta adamı” yakıştırmasını kullanıyor. Nikola’nın bu tanımlama ile beklentisi Osmanlı mirasını birlikte paylaşmak için İngilizleri ikna etmek. Nikola İngilizleri ikna konusunda henüz o tarihte başarılı olamıyor, ama “Avrupa’nın hasta adamı” tanımlaması tüm Avrupa’da büyük bir kabul görüyor. İngilizler ise 1870’lerin sonundan itibaren bu hasta adamın zamansız ölümünden korktuklarını ileri sürerek, Osmanlı mirasını Osmanlı ölmeden sahiplenmek için plan ve eylemler içine giriyor.

Açıkçası “Avrupa’nın hasta adamı” bize çok kötü şeyler hatırlatan bir tanımlama. 19.yy emperyalist güçlerinin Osmanlı ülkesine bakışını sembolize ediyor. Radikal gazetesi söz konusu makaleyi 18 Şubat 2005 tarihinde Türkçe’ye çevirip yayınlıyor, ancak ne hikmetse başlığını değiştirip, makale için “Türkiye nereye gidiyor?” diye yeni bir başlık koyuyor. Geçenlerde Pollock bir Türk televizyon haber programında “Avrupa’nın hasta adamı” yakıştırmasının yanlış olduğunu kabul ettiğini ifade ediyor.

Makale, Amerikan Savunma Bakan yardımcısı Douglas Feith’in Türkiye ziyareti sırasında, onunla birlikte Türkiye’ye gelen bu gazeteci tarafından kaleme alınmış. İnsan, bu gazeteci söz konusu makaleyi yazmak için mi Feith ile Türkiye’ye geldi sorusunu sormadan edemiyor. Bir başka deyişle ısmarlama bir makale ile mi karşı karşıyayız? Türk-Amerikan ilişkilerinde bütün göstergeler, ABD’nin Türkiye’deki AKP iktidarından, CHP’nin muhalefetinden ve belki de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaklaşımlarından mutlu olmadığını işaret ediyor. ABD Irak, Suriye, İran konularında Türkiye’den çok şeyler bekliyor. Bekldiklerini bulamadığı gibi, Irak’da tırmanan Irak Kürtleri ve Türkmenler gerginliği, ABD’nin işlerini daha da zora sokuyor. ABD’nin Irak’da şiddet uygulaması ve Irak seçimlerinin Sünni Arapları dışlaması gibi konularda AKP Hükümeti’nin eleştiri okları da ABD’yi oldukça yaralamışa benziyor.

Pollock Türk kamuoyundaki gelişmeleri eleştiriyor gibi yapıyor makalesinde. Ancak makalenin başlığı sorunun çok daha derinde olduğunu gösteriyor. Pollock 50 yıllık özel ilişkiden söz ettikten sonra, 2002 seçimlerine geliyor. Pollock’a göre Türk-Amerikan ilişkilerini önemseyen “merkez partileri” kendi kendilerini yok ettikleri için meydan AKP’nin “sinsi ve kurnaz İslamcılığı’na” kalmış durumda. Pollock’a göre CHP “Atatürk’ün Partisi” olmasına rağmen üstüne düşenleri yapmıyor. Can çekişen bir muhalafet var ve bu muhalefet, özel toplantılarda “ABD’nin farklı şekilde yapabilecek olduğu önemsiz şeylerden sürekli şikayet etmekle” vakit geçiriyor Pollock’a göre.

AKP’den duyulan büyük rahatsızlık kanımca bir şekilde dile getiriliyor. Ancak Pollock neden Türk kamuoyunu hedefliyor? Onun da cevabı makalede verilmiş. “Türk liderleri atıfta bulundukları kamuoyu tavrının tersine döndürülebilir olduğunu anlamalı” diyor Pollock. Anlaşılan bizim Hükümet, ABD’nin eleştirilerine sürekli kamuoyunu bahane ederek karşılık veriyor. Bu kamuoyu bahanesi artık Amerikalıların canını çok sıkmaya başlamış. Pollock makalesini, “Atatürk’ün mirasının büyük bölümünün kaybedilme riski altında olduğunu” belirterek bitiriyor. Burada da büyük ihtimalle Silahlı Kuvvetler’e yönelik bir sitem ve mesaj var.

Benim anlamadığım “Avrupa’nın Hasta Adamı” söylemi neden yeniden hortlatıldı? Herhalde Batılı güçler karşısında Osmanlı’nın düştüğü aciz durum hatırlatılmak isteniyor. Bizden koparsanız başınıza gelecekleri unutmayın deniyor. Makalenin son kısmında Pollock buna da deyinmiş. “Osmanlı haşmetinden geriye kalan hiçbir şey yok. Türkiye kolayca ikinci sınıf ülkelerin safında yerini alabilir: dar kafalı, paranoyak, marjinal” diye devam ediyor. Bu tanımlama aslındabir ” üçüncü dünya ülkesi” tanımlaması. Türkiye Batı’dan kopar ve üçüncü dünyaya yaklaşırsa, yeniden Avrupa’nın hasta adamı konumuna kolayca sürüklenebilir mi demek isteniyor acaba? Buradan, gelişen Türk-Rus ilişkilerinden duyulan rahatsızlığın bir ifadesini anlamak mümkün mü?

Avrupa’nın hasta adamı tehdidinin yeniden ortaya atılması gerçekten çok can sıkıcı. Türkiye yakın çevresinde ABD’nin yaptığı planların bir parçası olmak konusunda direndikçe anlaşılan buna benzer tehditlerle daha çok karşılaşacağız. Türkiye’de aklı başında hiçbir siyasetçi ABD ile açıkça çatışmak istemez. Ama öte yandan ABD ile çatışmamanın bedeli ne? Karşımızda toprak bütünlüğümüzü ve ulusal egemenliğimizi tehdit ettiğini düşündüğümüz bir Sovyetler yok. Bu kez komşularımıza karşı ABD’nin planlarının parçası olmak gerekiyor. ABD’nin algıladığı tehdit ve bulduğu çareler ile Türkiye’nin algıladığı tehdit ve gelişmeleri çözümleme şekli giderek farklılaşıyor. Sorun gerçekte kamuoyu baskısı ile ilgili değil. Bunu Amerikalılar da, bizim Hükümet de çok iyi biliyor. Sorun çok daha derinde.

* 2005 yılında bir internet dergisinde yayınlanmış olan yazım

Halkın İçinden Çıkmak, Halkın Değerlerine Dayanmak

27 Mayıs 1960 Türk demokrasisine indirilmiş çok ağır bir darbedir; siyasi hareketimiz için kapanmamış bir yaradır. Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idamlarının acısını bugün dahi aynı şekilde hissediyoruz.

Ancak 27 Mayıs darbesi bu tarihten sonra da devam ettirilmeye çalışılmıştır. Her nedense bu gerçek açık bir şekilde hiçbir zaman ortaya konmamıştır. Daha darbe sırasında 14’ler olarak bilinen grup, darbenin uzun dönemde de devam ettirilmesi konusunda ısrarcı olmuştur. Bu grubun önde gelenleri daha sonra Milliyetçi Hareket Partisi’nin de kurucuları olacaktır.

Adalet Partisi bu koşullarda 11 Şubat 1961’de kurulmuştur. Kuruluşundan sadece yedi ay sonra 15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerden, CHP’den sadece 200 bin (%2)oy farkıyla ikinci parti olarak büyük bir başarıyla çıkmıştır.

Darbeciler bu sefer de Silahlı Kuvvetler Birliği adıyla 21 Ekim 1961’de yeni bir darbe bildirisi yayınlamışlar ve seçimlerin milli iradeyi tam olarak yansıtmadığını ileri sürmüşlerdir. 22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 başarısız darbe girişimleri bu çabaların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Rahmetli liderimiz Süleyman Demirel Adalet Partisi’ne Türk siyasetine bu çok ağır şartların hâkim olduğu bir dönemde genel başkan olmuş ve hemen bir yıl içinde yapılan seçimlerde de partisini %53 oyla tek başına iktidara taşımıştır. 1965-1971 dönemi Türkiye’nin altın çağıdır. Ekonomi, kalkınma, sanayileşme, büyümede ülkede rekorlar kırılmıştır. Ülkeyi hürriyetçi bir anlayışla yöneten Adalet Partisi, Türk demokrasisini tüm müesseseleriyle yerleştirme gayreti içinde bulunmuştur.

Buna karşılık 14’ler hareketiyle başlayan 21 Ekim protokolüyle devam eden Demokrat Parti ve demokrasi karşıtı anlayış, 1969’dan itibaren yeniden harekete geçmiştir. Adalet Partisi’nin 1969 seçimlerinde aldığı büyük başarıya karşılık 12 Mart 1971 darbesi Adalet Partisi’ni zorla iktidardan uzaklaştırmıştır. Bu yönüyle 12 Mart, 27 Mayıs’ın devamıdır.

Adalet Partisi’nin demokrasi mücadelesi, 27 Mayıs zihniyetinin ortadan kaldırılması mücadelesidir. Halkın içinden çıkmak ve halkın milli ve manevi değerlerine dayanmak, bu mücadelede Adalet Partisi’nin en büyük gücüdür. Adalet Partisi’nin millet iradesinin üstünlüğüne dayanan hürriyetçi demokrasi için yürüttüğü siyasal mücadele, davamızın esasını oluşturmuştur ve oluşturacaktır.

Siyasi Hareketimiz

Uzun yıllardan ve uzun yollardan geliyoruz.

Partimiz birtakım makamların önünde düğme ilikleyerek “Müsade ederseniz parti kuralım” diye kurulmadı.

Bizim siyasi hareketimiz bir destandır.

Memleketi bugün idare edenler gibi dün kurulmadık. İktidardan düştükten altı ay sonra yok olacaklardır.

Hep ateşten gömlek giydik.

İndik, çıktık

İndik, çıktık.

Çıktık, çünkü halkın içinden geliyoruz.

Hakkın yanındayız ve hep hakkı aradık. Yine arayacağız.

Türk vatandaşı, hakka sahip çıkacaktır.

Milleti yanıltmaya, yanlış yollara sevk etmeye kalkanlara hakkın şamarını indirecektir.

Devlet imkânlarını ellerinde tutanların her türlü baskısına rağmen, her şeyi tersine çevirebiliriz. Bu devri kapatabiliriz.

Ülkeyi bu hale getirenlerden memleketi kurtarabiliriz.

Millet iktidarların kansız, kavgasız, entrikasız değiştirilmesini istiyor. Bunu ancak biz yapabiliriz.

Ülke çok kötü yönetiliyor. Bıçak kemiğe dayandı. Herkesin vicdanını ipoteğe verdiğini sanmıyorum.

Bizler haklı bir davanın takipçileriyiz. Memlekette her eserde Kırat damgası vardır.

Türkiye’nin, bugün bunalım haline getirilmiş tüm meselelerinin içerisinden biz çıkabiliriz.

Bugünün ana meselelerinin çözümünü biliyoruz. Mazide ülke meselelerinin altından nasıl kalktıysak, bugünün meselelerinin ve gelecekteki meselelerin üstesinden de biz geliriz.

Tüm Adalet Partililere, Doğruyol Partililere,

Tüm Demirelcilere, Demokratlara sesleniyorum.

Yine Kıratın peşine düşün!

Gelin, memleketi, milleti, sefaletten, fukaralıktan kurtaralım.

Gelin haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, usulsüzlüklere, suistimallere hep beraber son verelim.

Gelin yepyeni bir devir açalım.

12 Mart ve Merkez Sağ

12 Mart 1971 müdahalesinin Adalet Partisi iktidarına karşı yapıldığı nedense hep unutulur ya da daha doğrusu başarıyla unutturulmuştur.

12 Mart ne ilk örnektir ne de son örnek olacaktır. Darbeyle iktidardan uzaklaştırılan hep merkez sağ olmasına karşın, Türk siyasal tarihi bu gerçeği gizleyecek şekilde tahrif edilmiştir. Maalesef genç kuşaklar bu gerçeği bilmeden ya da kavrayamadan yetişmek durumunda kalmışlardır. Türk demokrasi tarihinde merkez sağın, demokratların, hep ağır baskı altında olmalarına rağmen yılmadan, korkmadan tam demokrasiyi savundukları ve çok partili demokratik nizamın işletilmesi için sorumluluktan hiç kaçmadıkları gerçeği de, bu çarpıtmalar içinde yok sayılmıştır.

Öte yandan Demokratlar Türk ordusu konusunda tüm bu siyasal baskılara rağmen çok hassas davranmıştır. Ordunun milletin ordusu olduğu, Türk Milletinin ordusu ile var olduğu ve Türk Milletinin ordusuyla gurur duyduğu anlayışı, Demokratların temel ilkesidir. Sonradan diğerleri için çok moda olan “mağdur edebiyatı”nı Demokratlar bu nedenle hiç benimsememişlerdir.

Bizim geleneğimiz darbecilerle Türk ordusunu hep ayırt etmiştir.

12 Martın kökleri 1969 yılı Mayıs ayı gelişmelerinde yatar. Bu gerçek maalesef hep es geçilmiştir.

Adalet Partisi iktidardadır ve Adalet Partili Senatör Beliğ Beler ile Milletvekili Şükrü Aktan, eski Demokratların seçilme hakkı kazanmasını sağlamak için 219 imzalı bir teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunar. Başbakan Demirel bu konuda CHP lideri İsmet İnönü’yü ikna eder. Durum çok hassastır. Ordu yasakların kaldırılmasını önlemek için müdahaleye hazırlanmıştır. Bu nedenle İsmet Paşa’nın desteği çok önemlidir. Ancak bu kritik desteğe rağmen teklif Senato’dan geçerse müdahale için kesin tavır alınır.

Bu vahim durum dönemin gazetelerine sınırlı şekilde yansımıştır. Yakın zaman önce Wikileaks sızıntısıyla ortaya dökülen ABD belgelerinde Genelkurmayda yapılan toplantılar ve müdahale kararı alındığı açık şekilde anlatılmaktadır.

Başbakan Demirel Türk Demokrasisini korumak için kararı seçim sonrasına erteler. Darbeyi önlemek için alınmış bu karar o dönem Adalet Partisi’nin bölünmesine yol açacaktır. Millet ise, Başbakan Demirel’in demokrasiyi korumak yönünde aldığı bu kararın arkasında duracaktır.12 Ekim 1969 seçimlerinden de Adalet Partisi %51’lik net bir zaferle çıkar.

Çok kritik ve bunalımlı günlerden Türk demokrasisi hasar görmeden seçimler yoluyla çıkartılmıştır. Bu sefer Adalet Partisi’nin karşısına Demokratik Parti ve Milli Nizam Partisi çıkartılır. Darbecilerin 1969’da gerçekleştiremedikleri müdahale, koşulların olgunlaşması üzerine 2 yıl sonra yapılacaktır. Adalet Partisi iktidardan indirilecek, teknokratlar hükümetiyle Türkiye seçime gidilecektir. Bu mücadele devam edecek ve Türk siyasal tarihinin ana fay hattını oluşturacaktır.

Suriye Politikası Tam Bir Fiyaskodur

AKP’nin belki de en büyük başarısı hatalarını örtme kabiliyetinde. AKP’nin söylemine bakarsanız, ilk gün benimsedikleri ilkelerden zerre kadar sapmadıklarını dosdoğru durduklarını sanırsınız. Medya gücüyle bu konuda halkı da ikna etme çabası içindeler. Hataların vahim bir durum arz ettiği artık şüphe götürmez bir gerçek. Bu hataların devlet ve millet üzerindeki yıkıcı etkileri artık her gün çıkmaya başladı. Mızrak çuvala sığmıyor. Medya kontrolü de kar etmiyor. Ama bu vahim durumu hükümetin yüzüne yeterince vurduğumuzu da söyleyemeyiz.

Hükümetin her alanda çok sayıda hatalı politikası, uygulamaları söz konusu. Dış politika bu hatalar denizi içinde özel bir önem arz ediyor. Dış politikada devletimizin içine düşürüldüğü zor durum ve milletimizin ödemek durumunda kaldığı ağır bedel, bu konuda daha fazla söz söylememizi gerektiriyor.

Hatırlarsanız bir zamanlar komşularla sıfır sorun politikası söz konusuydu. AKP, devrimci bir keşifle sorunların aslında Türk Devleti’nin komşuları ötekileştiren kimliğinde yattığını ortaya çıkarmış ve bu kimliği dönüştürünce bir anda Türkiye’nin İsviçre gibi bir siyasi coğrafyaya taşınacağını ileri sürmüştü. Bu kimlik dönüşüm sürecinde, milli çıkarlar yerini ham hayallere bıraktı.

Hayalperestlerin en temel sorunu da budur zaten. İnanmak istediğine inanmak, sanki gerçekmiş gibi. İşin daha kötüsü dışarıdan esen güçlü destek rüzgârlarının da yardımıyla, Türk kamuoyunun önemli bir kısmı bu konuda ikna edildi. Sonuç tam bir fiyasko. Amasız, fakatsız ve tereddütsüz bir başarısızlık!

Milli çıkarlara, devletin müktesebatına dayanmayan, sadece ben bilirimciliğin, devlette liyakatı yok sayan,  kadroculuğun hakim olduğu, hesaplaşmacı zihniyetin Türkiye’yi getirdiği yer uçurumun ucu. Türkiye büyük bir savaşın eşiğine kadar getirildi. Rusya ile yaşanan gerginliğin görünür gelecekte yatışması mümkün görünmüyor. Rusya Türkiye’yi tahrip işine dört elle sarılmış durumda. Gözünü karartmış bir vaziyette her kanattan hücum ediyor.

Sınırlarımızın önemli kısmında PKK hakim olmaya başladı. Bu hakimiyet alanları, hem doğudan hem batıdan, uluslararası kamuoyunda onay görmeye başladı. Ülkemizin bazı bölgelerinde, dış politikadaki hatalara bağlı ağır sonuçlar ortaya çıkıyor. PKK hem Orta Doğu siyasi coğrafyasında hem de bazı büyük devletler nezdinde araçsal bir önem kazandı. Türkiye’ye karşı bir mızrak ucu gibi kullanılıyor.

Üç milyona yaklaşan, Suriye’den kaçmak zorunda kalan zavallı insanlar. Yaşadıkları tam bir dram. Onlar da AKP’nin hatalarının bedelini ödüyorlar. Türkiye bu zor durumdaki kardeşlerine kucak açtı ama her şeyini kaybetmiş bu kadar büyük bir nüfusa bakmak Türkiye’nin her türlü imkânını zorluyor. Bu insanların arasına karışmış, PYD ve İŞİD militanları ülkemizin kamu düzenini her gün yeni bir saldırıyla tahrip ediyor.

Düne kadar İran’ın uluslararası ambargoları delmesine yol verip, para trafiğini Türkiye’ye kaydırırken, bugün Suriye’de İran’la açık bir çatışmaya sürüklenmiş vaziyetteyiz. Yanlış Suriye politikası Rusya ile İran’ı sıkı bir müttefik yaptı. Türkiye’ye karşı birleştiler ve aralarından su sızmıyor. Bu arada İran’ı ABD ile dost yapmayı da başardık. Amerika’nın İran politikasını bu kadar hızla ve köklü değişime uğratmak ancak cehalete dayanan bir cesaretin yıkıcılığıyla mümkün olabilirdi ve oldu.

AKP, muhtemel ABD teşvikiyle girdiği Suriye işinde artık yapayalnız. ABD, Rusya ile Suriye konusunda uzlaştığını duyurdu. Suriye’de duyurulan ateşkes, bu uzlaşmanın görünen yüzü. ABD-Rusya uzlaşmasının AKP’ye ve dolayısıyla Türkiye’ye yöneldiğine hiç şüphe yok. Bu iki nükleer güç PKK’nın Suriye koluna en gelişmiş silahları sağlıyorlar. Hatta bu silahlardan bir kısmı Türkiye’nin talep etmesine rağmen Türkiye’ye satılmayan silahlar.

NATO’nun Rusya ile uzun zamandır yaşadığı gerginliği de bu şekilde yatıştırmayı başardık. Rus ve Amerikan dışişleri bakanları bu süreçte o kadar çok görüştüler ki artık iki iyi dost oldular. Obama ve Putin sayemizde telefonda görüşmeye başladı. Artık kimse Rusya’nın Kırım başta olmak üzere Ukrayna’nın büyük kısmını işgal ettiğinden söz etmiyor. Buna karşılık Türkiye’nin NATO üyeliği sorgulanır hale geldi.

Dış Politika alanında baştan itibaren yapılan yanlış tespitler, yanlış çözüm formülleri ve sonuçta tam bir siyasi fiyasko ! Devlet ve millet bu fiyaskonun bedelini çok ağır ödemeye başladı. Muhtemelen bu bedel ağırlaşarak devam edecek. Hatta bu hataların vahim sonuçlarını telafi etmek,  bu iktidar gittikten sonra bile uzun bir zaman alacak.

Apaçık gerçek şudur ki, bugünkü hükümetin hesapsız kitapsız, bilgiye birikime dayanmayan, devleti ve müktesebatını yok sayan politikaları iflas etmiştir ve artık bu iş bir milli beka konusu haline gelmiştir. İçine düşürüldüğümüz vahim ve acil durum, tamamen bugünkü hükümetin, işin en başından beri yapmakta ısrar ettiği yanlışları yüzündendir.

Doğal olarak milletimizin güvenliği ve devletimizin bekası söz konusu olunca hepimiz bir oluruz. Ancak bu durum hükümetten hesap sormamızı engellemez ve engellememelidir. Bu hesap siyasi olarak sorulmazsa, yanlışlarda ısrar kaçınılmazdır. Bu yanlışların milletimizi ve devletimizi sürüklediği vahim sonuç apaçık görünmektedir.