Aylık arşivler: Temmuz 2018

Öznel Bilinçte Radikalleşme ve Siyasal Düzende İstikrarsızlaşma Eğilimi

Berger ve Pullberg bireysel öznelliği tanımlarken, dışa kapalı bir içsellik içinde olmadığını dolayısıyla sadece kendi iç dünyası içinde var olmayı reddeden bir nitelik gösterdiğini ifade etmektedir. Öznel bilinç ile kolektif bilinç etkileşimi öznel bilincin önemli bir niteliğidir. Öznel bilinç, sürekli ve iradi hareket eğilimi taşır. Öznel bilincin kolektif bilinçle daimi bir etkileşimi koruyan bu iradi dışa yönelimi, kendini merkeze alarak ve dışsal nesnel bilince yönelerek harekete geçer. Berger ve Pullberg bireysel öznel bilincin dış dünyayla olan etkileşimini bu bağlamda açıklamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla öznel anlamlar dünyasının dış dünyaya aktarılması girişimi sürekli ve iradi bir çabadır. Öznel anlamlar ve kolektif bilinç arasında uyum durumunda bu aktarma işlemi dışsal nesenl gerçekliği dönüştürmekten uzak rutinleşen partiklerle o gerçekliğin yeniden üretim sürecine dönüşür. Bu uyumun bozulması araştırmaya değer bir önem gösterir ve dış dünyanın yeniden inşasına yönelik siyasal mücadelenin de esasını oluşturur.

Fenomenolojide önemli bir yer tutan yaşamdünyası bu konuda bize yol gösterici olabiliri. Yaşamdünyasının bireysel girişim öncesinde  var olduğu ve bütünsel nitelikli bir kolektif anlamlar yapısı olarak öznel girişimin zeminini oluşturduğu genel kabul gören bir varsayımdır. Bu sosyal zemin verili olarak alınmakla birlikte nasış dönüştüğü de çok önemlidir.  söz konusu dışsal zemin öznel girişimin etkisinde değişime açıktır. Berger ve Luckmann, günlük yaşamın öznel bilincin sürekli yorumuna tabii olduğunu ve bu nedenle öznel bilincin anlam dünyasıyla irtibatlı olduğunu ifade etmektedir. Bu yorum sürekli bir değişim talebi anlamına gelmez. Bu temas sadece öznel bilinçle, kolektif bilincin etkileşimini ifade eder. Söz konusu etkileşim bazı özel durumlarda öznel bilincin değişim yönünde eylemde bulunması girişimini tetikler. Siyasal davranışın kolektif bilinci dönüştürme eğilimi bu özel duruma ait bir gelişmedir.

Öznel bilinç – kolektif bilinç etkileşiminin en önemli unsuru öznel bilincin anlamlar dünyasında kaynaklanan ve kolektif bilinçle temas halinde gelişen ve orada bir amaca yönelen siyasal eylemdir. Bireysel siyasal eylem dolayısıyla öznel anlamlarla yüklüdür ve amaç yönelimlidir. Aynı zamanda siyasal eylem ortaya çıkış ve gelişiminde kolektif bilinçle temas halindedir. Bu şekilde özne sürekli ve refleksif bir gözetim süreci içinde de olacaktır. Bir başka açıdan, özne kendi anlam dünyasını siyasal eylemleriyle dış anlamlar dünyasına aktarır. Bu aktarma mutlaka kolektif bilinci dönüştürme yönelimli de değildir. Bireysel siyasal eylem, öznel bilincin etkisiyle dışsal anlam yapısını yeniden üretebilir ya da dönüştürme mücadelesine girişebilir. Yeniden üretme ya da dönüştürme neye göre ortaya çıkar? Bu belirlenim bir siyasal düzenin istikrarının ya da dönüşümünün de kriterini oluşturur.

Peter ve Luckmann, günlük yaşamın, özneyi içine alan biçimde kesintisiz bir akış gösterdiğini ve öznenin bu akış içinde günlük yaşamın kendine yakın olan sektörleriyle uyum içinde rutin pratiklerle yaşamını devam ettirdiğini ifade etmektedir. Bu uyum durumu bozulabilir mi? Yaşam dünyasının belli sektörleri özne için bir sorun olarak ortaya çıkabilir mi? öznel bilinç için yaşam dünyası üzerine fazla düşünmeden içinde akılan bir dışsal kolejtif bilinçtir. Bu süreklilik, üzerine fazlaca düşünülmeden içinde akılan nehrin sorun olarak algılanmaya başlanmasıyal kesintiye uğrar. Peter ve Luckmann, sosyal gerçekliğin özne için sorunsuz görünen sektörlerinde bir sorunun belirmesiyle yine aynı özne için günlük yaşamın sürekliliğinin kesintiye uğrayacağını belirtmektedir. Sorun genelde, özne için rutin pratiklerin işleyişinde, sonuç olarak belirginleşen bozulmalarla algılanabilir. Özne bu bozulmaları düzeltme eğilimi içine girecektir. Bu durumda sosyal yapıların gözden geçirilmesi ve yeniden üretimin sekteye uğraması söz konusu olabilir.

Sosyal yapılar anlam yüklü mekanizmalardır. Sosyal yapılar özneye bir yönüyle hem dışsal hem de içseldir. Özne dışsal yapıları bilir ve uyum içinde davranır . Bu uyum içinde davranış sosyal yapıları yeniden üretir. Bu niteliğiyle sosyal yapılar siyasal eylemin ve siyasal etkileşimlerin sonuçları itibariyle şekillenir. Siyasal düzeni de bu bağlamda anlamak ve açıklamak gerekir. Siyasal düzen varsa onu taşıyan ve öznenin davranışlarıyla süreklilik kazanacak biçimde yeniden üretilen dolayısıyla istikrarlı sosyal yapılar vardır. Sosyal yapılar rutinleşmiş pratikleri üretir ve onlarla da varlığını sürüdürür. Siyasal düzenin istikrarı bu ikili üretim sürecinin sonucudur. Bu nedenle sosyal yapıların var olma sürecinde siyasal mücadele esasken, bu yapıların bir siyasal düzene dönüşmesinde sosyal yapıların belirleyiciliğinde rutinleşen pratiklerin varlığı belirleyici olacaktır. Bireysel öznelliğin dış dünyayı bir siyasal düzen içinde inşa etmesi, öncelikle bu anlamda iradi öznel anlamlar setinin sosyal yapılar var edecek şekilde dış dünyaya aktarılması ve sonrasında dış dünyanın, sosyal yapıların belirleyiciliğinde rutin pratiklerle hem sosyal yapıları hem de kendini sürekli olarak var etmesiyle mümkün olur. Dolayısıyla öznel bilincin iradi girişimiyle var olan sosyal yapıların rutinleşmiş pratikler üreterek süreklilik kazanması sonucunda siyasal düzen varlık ve istikrar kazanır.

Siyasal düzenin varlığı, öznel bilinç düzeyinde sosyal yapıların sorgulanmasının sona ermesi ve söz konusu yapıların rutinleşecek şekilde pratikler üretmeye başlamasına bireysel düzeyde izin verilmesi ile mümkün olabilecektir. Dolayısıyla siyasal düzen bireysel bilinç ile kolektif bilinç arasında bir uyum durumunu ifade eder. Bu şekilde bireysel öznellikle sosyal yapılar uyum içine girer. Berger ve Pullberg bu uyum durumunda, kolektif bilincin nesnellik kazandığı iddiasındadır ve bu iddia, yabancılaşma ve şeyleştirme kavramlarıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Öznel bilinç ürettiği sosyal yapılarla arasına mesafe koyar. Bu şekilde siyasal düzen ancak öznel bilincin nesnesi haline gelebilir. İnşa edilen ile inşa süreci ilişkisi üzerinde bireysel öznelliğin kontrolü azalır. Sosyal yapılar ve dolayısıyla siyasal düzen bireysel öznellik için dışsal, nesnel bir varlık kazanır ve şeyleşerek donar. Bu aşamadan itibaren dışsal bir dünya olarak siyasal düzen öznel bilincin örtük bir uyum hali içinde rutin davranışlarla yeniden üretimine tabidir.

İddiam odur ki, Berger ve Pullberg’in tanımladığı anlamda, öznel bilince yabancılaşmış bir nesnel dışsal dünya söz konusu olamaz. Eğer olsaydı, bireysel bilinç ile kolektif bilinç arasında uyumun bozulması durumunda siyasal düzende bir kriz çıkmaması gerekirdi. Böyle bir durumda siyasal düzeninin kendini sürekli üretmesi bir zorunluluk olurdu. Bir başka deyişle nesnel kolektif bilinç kendine ait varlığıyla sürekli olarak öznel bilinci şekillendirebilirdi. Siyasal düzenin taşıyıcısı olarak sosyal yapılar bir kere oluştuktan itibaren öznel bilinci sürekli kontrol eder hale gelirlerdi. Bu nedenle siyasal düzenin iradi ve öznel yönü sorgulamaya açık hale gelirdi. Siyasal düzen için tepeden aşğı bri otomatik belirlenim kural olurdu. Düzen kaçınılmaz ve dışına çıkılamaz bri zorunluluk haline gelirdi. Bu durumda tarih anlamını yitirir, bir bakıma dönüşüm tesadüflere, rastlantısal ve neredeyse imkansız hale gelirdi. Dönüşümün öznel bilinçle olan ilişkisini göz ardı etmek bizi bir bakıma siyasal düzenin sorgulanma durumlarını göz ardı etmek aşamasına taşıyabilir.

Buna karşılık öznel bilincin sosyal yapıları örtük ve refleksif biçimde gözeten kontrolünü, bir başka ifadeyle sosyal yapıların nesnelliğinin sınırlılığını kabul etmemiz durumunda, uyumun kendiliğinden olmadığını, bireysel düzeyde gözetildiğini de varsayarız. Siyasal eylem bu açıdan önem kazanır. Siyasal eylemin öznel bilincin kolektif bilinçle etkileşimine bağlı olarak dönüştürücü kapasitesini görmeye başlarız. Dolayısıyla kolektif bilincin nesnelliğini de sınırlı olarak konumlandırırız. Siyasal düzen öznel bilincin kolektif bilinçle uyumlu kalabilmesine bağlı olarak istikrarlı biçimde var olacaktır. Bir başka deyişle sosyal nesnel varlık bireysel öznelliğin refleksif gözetim sürecinin tamamen dışında olamaz.

İddiam odur ki, gerçek bir nesnel ve özneye tamamen dışsal sosyal gerçeklikten, dolayısıyla bu niteliklere sahip bir siyasal düzenden söz edilemez. Siyasal düzen ve sosyal yapılarının nesnelliği, öznel bilinç ile kolektif bilinç uyumu sağlandığı ölçüde ve bu uyumun sosyal yapıların etkisi altında rutinleşen pratiklerin üretilmesi yoluyla sürekliliğinin korunması durumunda anlamlı olacaktır. Yoksa kendi başına bir varlık olarak siyasal düzen var olabilseydi, yukarıda sözünü ettiğimiz uyumun bozulması durumunda dahi siyasal düzenin öznelerini yeniden şekillendirmesi ve istikrarsızlığa sürüklenmenin tepeden aşağı bir süreç içinde önlenebilmesi mekanizması, sürekli bir düzeltme mekanizması olurdu. Ancak kanımca bu durum ancak istisna olabilir. Öznel bilinçle kopan bağ ve kolektif bilinci sorgulayan bir öznel bilinç gelişimi aşağıdan yukarıya dönüşüm süreçlerini tetikleyecektir.

Siyasal düzenin dönüşüme açık olması da bu anlama gelmektedir. Siyasal düzenin öznelerinin kendi anlamlar dünyalarında güvensizlik duygusu içine sürüklenmeleri, içinde bulundukları siyasal yaşamın anlamının yitirmeye başladığını hissetmeleri, uyum bozulmasının en önemli göstergesi olacaktır ki burada öznel sorgulama süreçleri harekete geçecektir. Siyasal düzen ve sosyal yapıları ile öznelerin anlamlar dünyası arasındaki uyum daha çok bireysel öznelliği merkeze koyan ve onun örtük gözetiminde olan bir nitelik gösterir. Uyumu bozan kayma hangi düzeyde olursa olsun, dönüşüm süreçleri, öznel bilinç düzeyinde siyasal düzenin sorgulanmasıyla harekete geçer. Bu durum bireysel öznelliğin dış dünyaya yönelik yeni müdahalelerine ortam hazırlayacak ve eğer siyasal düzenin sosyal yapıları bu müdahaleye dirençli kalırsa bireysel düzeyde radikalleşme siyasal düzen ölçeğinde ise istikrarsızlaşma eğilimleri güçlenecektir. Siyasal düzen ile öznel bilinç arasında yeni bir uyum ve denge durumu yaratılamazsa öznel bilinçte radikalleşme eğilimi ortaya çıkacaktır. Radikalleşmenin temelinde, öznel bilinç düzeyinde siyasal düzenin sosyal yapılarını tehdit olarak algılama eğilimi yer alacaktır. Özneler kayma sonrası uyum bozulması algısıyla güvensizlik duygusu içine sürüklenecekler ve sosyal yapıları dönüştürmekte zorlandıkları ölçüde bu yapıları ve düzeni tehdit olarak değerlendirmeye başlayacaklardır. Buna Bireysel  anlamda radikalleşme, düzen ölçeğinde istikrarsızlaşma diyebiliriz.

Sosyal Gerçekliğin İkili Karakteri

Sosyal olanla ilgilenmeye başlandığında karşı karşıya kalınan gerçeklik oldukça farklı niteliktedir. Sosyal gerçeklik, düşünen, öğrenen, algılayan ve karar veren birimlerin etkileşim sürecinde varlık kazanmaktadır. Bu nedenle sosyal gerçeklik, maddi olmaktan çok sosyal bir süreç içinde inşa edilmiş ve fikirsel nitelikle var olan bir özellik taşır. Sosyal gerçekliğin, dolayısıyla, malzemesi fikirlerdir, ortaklaşan ve yayılan fikirler. Sosyal gerçeklik, aynı zamanda yukarıda tanımlamaya çalıştığımız sosyal yönlü birimlerin etkileşimi içinde varlık kazanır ve bu etkileşim süresince varlığını devam ettirir. Sosyal gerçekliği var eden birimler tümüyle yok olursa, etkileşim süreçleri de dolayısıyla sosyal gerçeklikte ortadan kalkacaktır. Sosyal anlamda özneleri var olmayan bir gerçeklik söz konusu olamaz. Buna karşılık sosyal gerçekliğin nesnelliği ve öznel bilinçle kolektif bilinç ilişkisi şüphesiz önemli bir araştırma ve tartışma konusudur.

Bugün öznel bilinç düzeyinde gelişmelerin ve öznelerarası düzeyde etkileşimin sosyal gerçekliği inşa ettiği ve bu gerçekliğin kendine ait bir varlık kazandığı büyük oranda kabul gören bir temel yaklaşımdır. Buna karşılık, başka bir soru yeterince öne çıkamamış ve bu soru geri planda kalarak üzerinde fazlaca tartışma yapılamamıştır. Sosyal gerçeklik, onu inşa edecek biçimde etkileşen sosyal birimlerle olan irtibatını ne ölçüde korur? Bu soru sosyal gerçekliğin nesnelliğine ilişkin çok önemli ve tartışmalı bir eski meseleyi önümüze getirir. Bu mesele aynı zamanda pek çok asli sorunun da cevabını etkileyecek bir önemdedir. Berger ve Luckmann sosyal gerçekliğin, onu inşa eden toplum bireylerinin neyi gerçek olarak benimsediğinden bağımsız olamayacağını ifade eder. Tabii burada gerçek olarak kabul etmekle gerçekliği doğrudan belirlemek arasında bir fark olduğunu görmek gerekir. Sosyal birimler, gerçek olarak kabul ettiklerinin çoğunu, kendilerinden önce inşa edilmiş olarak devralırlar. Ancak bu sosyal gerçekliğin hakimiyeti olarak da okunmamalıdır. Öznel düzeyden kaynaklanan değiştirme dönüştürme kapasitesi de mevcuttur ve verili olarak devralınan sosyal gerçekliğin varlığı ile onun bireysel düzeyde belirleyiciliği, öznelerarası sosyal etkileşim süreçlerinin sonuçlarıyla sınırlı kalabilmektedir. Nesnel sosyal gerçekliğin yokluğu anlamına gelecek bir bireysel olanın sosyal olana sürekli bir hakimiyetinden ya da öznel bilinci yok sayacak bir sosyal gerçekliğin yapısal belirleyiciliğinden söz etmek bu açıdan basit bir açıklama olurdu. Bir başka deyişle aslında önemli ve ilginç olan sosyal gerçekliğin varlığını kabul ettikten sonra öznel bilincin, kolektif bilinçle etkileişiminin doğası üzerine düşünmektir.

Berger ve Luckmann, Sağduyu bilgisinin (common-sense knowledge), sezgisel bir algıyla hareket eden sosyal birimlerin bilinç düzeyinde etkili olduğunu ve bu bilginin sosyal gerçekliğin anlamlar dünyasının dokusunu belirlediğini açıklamaktadır. Sağduyu bilgisi yaşamdünyasının ayrılmaz bir parçasıdır ve tarihsel derinlikte sosyal bir  onaya tabi olarak var olur. Sosyal onay burada açıklanmaya muhtaç bir mekanizma olarak karşımızdadır. Sosyal onay öznel bilincin dışında mıdır? Yoksa sosyal onay öznel bilinç kolektif bilinç ilişkisinin sürekliliğinin bir kanıtı mıdır?

Berger ve Luckmann Toplum varsa nesnel olgusal düzeyin de olduğunu, ancak buna karşılık öznel bilincin etkisinde yönelim kazanan eylemlerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bireysel eylem doğal olarak öznel bilinç düzeyinde belirlenir. Bu nedenle eylem anlam yüklüdür ve bu anlamı eyleme yükleyen öznel bilinçtir. Soru öznel bilincin kolektif bilinçle ilişkisine işte burada bağlanmaktadır. Bu ilişki ne yukarıdan aşağı ne de aşağıdan yukarıya olarak tanımlanmamalıdır. Bu bir etkileşimdir, sürekli ve kopuksuzdur, doğal olarak da iki yönlüdür. Peter ve Luckmann bunu “toplumun ikili karakteri” olarak nitelemekte ve nesnel olgusallıkla (objective facticity) öznel anlamları (subjective meaning) aynı düzeyde önemli kabul etmektedirler. Onlara göre bu nedenle de sosyal gerçeklik kendine özgü (sui generis) dür.