Yeniden “Hür Türkiye” Davası

“Şunu peşinen ifade edeyim ki, demokrasimizi, başkalarında var diye bizim de aldığımız, özendiğimiz için sahip olduğumuz bir meta, kendimizi uydurmaya çalıştığımız bir kalıp telakki etmiyoruz. Demokrasiyi insan olma, hür insan olma hali ile yegâne bağdaşabilir idare sistemi olarak, bir yaşama tarzı olarak tanıyoruz. Temel kaidelerden herhangi birinin feda edilmesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu prensibiyle, milli irade prensibiyle çatışır. Bu ise demokrasiyi feda etme, terk etmekten başka bir mana taşımaz.  Kaldı ki, bu kaideler, aynı zamanda anayasa hükümleridir.”

12 Mart’ın ağır darbesi ile siyaseten yıpranan ve iktidardan uzaklaştırılan Adalet Partisi’nin toparlanma sürecinde, liderimiz rahmetli Demirel, siyasi arkadaşı rahmetli Yılmaz Ergenekon’dan siyasi hareketin fikirlerini yeniden anlatmak üzere bir çalışma başlatmasını istedi.  Rahmetli Uğur Gümüştekin’in derlediği “Yeni Bir Sosyal Mukaveleye Doğru” başlıklı eser bu çalışmanın sonucu olarak ortaya çıktı. Merkez sağ siyaset ailesinin kendisini, o dönemin ihtiyaçlarına binaen, belki de kendisine tekrar anlattığı, bir iç değerlendirme. Türk merkez sağ hareketinin bir bakıma birikimi, müktesebatı, düsturu. Yukarıdaki paragraf işte bu eserden. Zamanı delen geçen bir mesaj. Bugüne nasıl da ışık tutuyor. Bugün çok vahim bir hale gelen siyasal otoriterlik sorununun karşısında adeta İskenderiye Feneri gibi yükseliyor.

Demokrasi meselesi yine maalesef Türkiye’nin birinci meselesi. İçinde bulunduğumuz dönem, yine Türkiye’de söz söyleme hürriyetinin tehlike altında olduğu, bir başka deyişle  “Hür Türkiye” davasının öncelenmesi gereken bir dönem.

Demirel konuyu çok güzel ifade etmişti zamanında. “Demokrasiyi içine sindiriyorsan, muhalefetin sesini duyurmasına izin vereceksin” demişti.  Bugün demokrasimiz tehlike altında; çünkü muhalefet baskı altında. Muhalefet derken radikal, marjinal, şiddet eğilimli gruplardan söz etmiyorum. Onların da söz söyleme hürriyeti demokrasinin garantisi altında olmalı, ama durum bundan çok daha vahim.

Ana muhalefet partisi hafta sonu büyük kongresini yaptı. Ana muhalefet partisi lideri de bu kongrede siyasi bir konuşma yaptı. Siyasi muhataplarına yönelik ağır siyasi ithamlarda bulundu.  Şaşırdık mı? Hayır ! Görevi bu.  İşi bu. Tam tersine, görevini ve işini iyi yapmadığı yönünde ciddi bir tartışma devam ediyor. Bir demokraside, ana muhalefet partisi lideri siyasi hasımlarına karşı çıktı, söz söyledi diye üzülmemiz mi gerekiyor? Tam tersi bu iş yapılmazsa o siyasal sistemin iç dengesi bozulur. Bir demokrasi siyasi muhalefete, söz söyleme, karşı çıkma imkânını kısıtlarsa orada otoriterleşme kök salar. Muhalefet dönemin koşullarına göre zaman zaman sertleşir, zaman zaman yumuşar; ama muhalefet, siyasi muhataplarına karşı söz söyler ve karşı çıkar.

Siyasi muhatap kimdir? Doğal olarak iktidardır. İktidarla değil de birbiriyle kavga eden muhalefet görevini yerine getirmiş sayılabilir mi? Demokraside muhalefetin görevi, iktidarı takip etmektir. İktidarı denetlemektir. Hele demokrasinin tehdit altında olduğuna ilişkin kanaatler, bugün olduğu gibi artmaya başlamışsa muhalefetin sesini yükseltmesi beklenir. Muhalefetin tüm toplumu kuvvetle ve süratle uyarması istenir. Ana muhalefet partisi lideri de bunu yapmaya çalışmış görünüyor. Partisinin büyük kongresinde, delegelerine ve partililerine seslenirken siyasi muhatabını hedef almış ve ona siyaseten yüklenmiş. Sonuç savcılık soruşturma başlatmış, Cumhurbaşkanı hakaret davası açmış.

Türk Ceza Kanunu’nda Cumhurbaşkanı’na hakaret, suç olarak tanımlanmış. Peki Cumhurbaşkanı’na hakaret suç da bir başkasına hakaret suç değil mi? Öncelikle konu hakarete dair. Siyasette hakaret arzu edilen bir şey değil doğal olarak. Ama her sertleşmeyi hakaret olarak görmek ya da göstermeye çalışmak da biraz topu taca atmak oluyor.

Konunun bir başka yönü, peki Türk Ceza Kanunu Cumhurbaşkanı’na ilişkin niye özel bir düzenleme yapmış. Bu sorunun cevabı da Anayasamızda. Anayasamız Cumhurbaşkanı’nın devletin başı olduğunu saptamış. Bakın hükümetin değil devletin. Cumhurbaşkanı’na, bunun sonucu olarak da Cumhuriyetin ve Milletin birliğini temsil etme görevi vermiş. Anayasamız bununla yetinmemiş, Devletin başı ve devletle milletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanının siyasi partilerle siyasi ilişkisini kesmesini zorunlu kılmış.

Ana muhalefet lideri, partisinin büyük kongresinde iktidarı hedef alırken, oklarını cumhurbaşkanına yöneltti? Niye? Tartışma konusu esasında bu? Çünkü bugünkü Cumhurbaşkanı siyasi partisiyle olan siyasi ilişkisini devam ettiriyor. Seçim mitingi yapıyor, hükümeti idare etmeye çalışıyor, tıpkı bir hükümet başkanı gibi. Bunu da sıkça itiraf ediyor. Bu konuda bir çekincesi yok gibi. Bu durumun anayasanın ihlali anlamına geldiği gerçeği onu pek ilgilendirmiyor. Tam tersi anayasayı yeniden yapma peşinde.

Bir taraftan siyasi parti lideri konumunu fiilen korumaya çalışan bir Cumhurbaşkanı, diğer taraftan ana muhalefet, iktidara yüklenmek için kendisini hedef seçince tarafsız Cumhurbaşkanı. Bence Cumhurbaşkanı bir karar verse iyi olacak.

Liderimiz rahmetli Demirel bir konuşmasında şöyle demişti:

Bunların her şeyi kaide dışı

Türkiye’yi diktatörlüğe taşıyorlar

Biz Cumhuriyeti istiyoruz

Biz Demokrasiyi istiyoruz!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>