Sykes-Picot Düzeninin Sonu ve Yeni Maşrek

10 Haziran günü Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’un düştüğü haberleriyle uyandık. Bu ana kadar Suriye’deki faaliyetleriyle gündeme gelen bir örgüt, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD), Musul’u ele geçirmişti. Beklenmeyen bu gelişme, pek çok uzman ve analist için şaşırtıcı oldu. Oysa bu örgüt, Aralık ayından beri Irak’ta eylemlerini yoğunlaştırmış ve Anbar bölgesinde kontrolü sağlamıştı. Üstelik Suriye’de muhalefet içinde yaşanan ayrışma Irak’ta söz konusu da değildi. Ancak IŞİD faktörünü göz ardı ederek Irak Devleti’nin varlığını -Suriye’nin aksine- garanti edilmiş gibi görmeye devam ettik. Bu nedenle de olaylar hızla gelişirken Irak’ta yaşananları tam olarak anlayamadık.

 

Yeni bir siyasal süreç

Musul’un muhaliflerin eline geçmesi ve Bağdat yönünde güneye doğru ilerlemeleri, Türk basınına “terörizm” olarak yansıdı. Musul’da Türk kamyon şoförleri ve konsolosluk çalışanlarının rehin alınması ve rehinelerin serbest bırakılması için fidye istendiği yönünde basında çıkan haberler, terörizm algısını daha da güçlendirdi. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adıyla Türk kamuoyunda tanınan örgütün el-Kaide ile irtibatı ve Suriye iç savaşındaki faaliyetleri bu örgütü bir terörist örgüt olarak tanıtmıştı. Örgüt, her ne kadar zamanla el-Kaide merkezi ile ilişkilerinde sorun yaşasa da, ideolojik olarak ve siyasi-stratejik özellikleri itibariyle hep el-Kaide’nin bölgedeki önemli bir unsuru olarak değerlendirildi. Dolayısıyla Irak’ta yaşanan gelişmeler bu bağlamda anlaşıldı ve yorumlandı.

 

Terörizm, siyasal düzeni devirmeyi amaçlayan görece zayıf bir gücün, siyasi hedefi yönünde kullandığı bir siyasal şiddet yöntemidir. İsyan ve devamında yaşanan iç savaş, siyasal şiddet çalışmaları alanında gelişen akademik yazında terörizm olarak tanımlanmaz. Suriye ve Irak’ta söz konusu olan bir iç savaştır. Merkezî hükümete ve onun siyasi askeri güçlerine isyan etmiş siyasi ve askeri grupların, ülkelerinin büyük bir kısmını devlet otoritesi dışına çıkarmaları hâlidir. Suriye’den sonra Irak’ta da merkezî hükümet, ülkenin önemli bir kısmında yönetme kabiliyetini kaybetmiştir. Bu açıdan bakıldığında, bugün için Suriye ve Irak devletleri söz konusu değildir. Hukuken bu devletler varmış ve merkezî hükümetler bu devletleri temsil ediyormuş gibi davranmak, diplomatik bir duruşun ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Aynı şekilde, Irak ve Suriye’de yaşanan iç savaşı, sadece terörizm çerçevesinde tartışmak da bölgedeki köklü değişimi anlamamızı imkânsızlaştırıyor. Bu siyasi karmaşadan yararlanan ve terörizm yöntemlerini etkili şekilde kullanan IŞİD benzeri grupların bölgedeki varlığı bu gerçeği değiştirmez. Suriye’den sonra Irak’ta da iç savaş koşulları ortaya çıkmıştır. Siyasi açıdan bakıldığında gözlerimizin önündeki gerçek, Suriye ve Irak devletlerinin ortadan kalktığı ve yerine neyin ya da nelerin geçeceğinin henüz netleşmediği bir siyasal kaostur. Söz konusu anarşik ortam, zaman içerisinde bir düzene evirilecek ve kurulacak yeni düzenle Ortadoğu’nun siyasi yapısı şekillenecektir. Ancak bu değişim sürecinin ne kadar süreceğini ve hangi bölgesel, küresel aktörlerin yeni siyasal yapıda belirleyici bir konuma geleceğini bugünden öngörmeye imkân yok. Siyasal süreçler, çok aktörlü dinamik süreçler olduğu gibi, Ortadoğu coğrafyası tarihsel ve sosyolojik nitelikleriyle öngörülemezliği daha da artıran bir özelliğe sahiptir. Bu noktada yapılabilecek tek öngörü, genel olarak Ortadoğu coğrafyasında, özelde ise Suriye ve Irak’ta devrimci bir siyasal sürecin işlemeye başladığıdır. Bu yeni siyasal sürecin temel dinamiğini ise etnik ve dinsel/mezhepsel kimlikler oluşturuyor. Kısacası, bugün Suriye ve Irak, etnik/mezhepsel kimlikler temelinde bir savaş ya da hesaplaşma yaşıyor. Söz konusu devrimci siyasal süreç, etnik/mezhepsel ölçekte yeni bir siyasal coğrafya yaratacaktır. Musul’un düşmesi, sürecin hızlandığını açıkça ortaya koymuştur.

 

Parmağa değil hedefe bakmak

I. Dünya Savaşı’nın Ortadoğu coğrafyasında yarattığı devletler etnik/mezhepsel temellere dayandırılmamıştı. Bu devletlerin İngiliz ve Fransızlar arasındaki siyasi ve ekonomik nüfuz alanları pazarlığı sonucunda oluşturulduğu genel kabul görmüş bir tez. Bu tezin temelinde iseSykes-Picot Anlaşması yer alıyor. Bu anlaşmayla dönemin büyük güçleri İngiltere ve Fransa, Osmanlı sonrası Ortadoğu’yu tasarlamış ve kurmuşlardır. Bu mutabakatın belirleyeni, her iki devletin bölge üzerindeki kontrolünü mümkün olduğunca uzun süre koruyacak bir tasarımın yaşama geçirilmesiydi. Bu nedenle Osmanlı sonrası şekillendirilen siyasal Ortadoğu’da, bölge toplumlarının özellikleri dikkate alınmadı. Tam tersine toplumsal özellikler, bölgede güçlü bağımsız hareket edecek siyasal toplumlar ve devletler oluşmasını engellemek için bilinçli olarak yok sayıldı. Parçalanmış toplumsal yapılar ile otoriter ve meşruiyet zemini zayıf elitlerden müteşekkil devletler kuruldu. Hatta bu meşruiyet temeli zayıf otoriter siyasal elit, sadece dışarıya dayanarak ayakta kalabilecek şekilde kurgulandı. Musul’un düşmesi, kurulan bu düzenin iflah olmaz biçimde dağılmakta olduğunu gösteriyor.

 

Suriye ve Irak’ta gözlemlenen çözülme, siyasal aktörler arasına Sünni Arap, Şii Arap, Alevi Arap ve Kürt kimliklerini dâhil etmiş durumda. Ancak Türkmen kimliği bu siyasal mücadele alanında kayda değer bir ağırlık kazanamadı. Zira ABD Irak’tan çekilirken, Türkmenler Sünni ve Şii olarak bölünmüş, askeri bir bütünlük göstermekten uzak kalmışlardı. Türkmenlerin önemli bir kısmının Şii kimliği etrafında Şii Araplarla hareket edeceği anlaşılmıştı. Türkmenlerin aksine, Kürtlerin uluslaşma süreci içine girdikleri görülüyor. Tarihsel feodal bölünmüşlüklerinden kurtulan Kürtler, Sünni kimlikleri değil milli kimlikleri etrafında bütünleşiyor. Başka bir deyişle Araplar dini/mezhepsel esasta parçalanırken, etnik temelde bir araya gelen Kürtler bu dağılmadan büyük bir avantaj sağlayarak çıkıyor. Toz bulutu dağılıp yeni siyasal coğrafya ortaya çıktığında, büyük ihtimalle petrol alanlarını kontrolü altına almış bir Kürt ulus-devletiyle yüzleşeceğiz. Dünyanın Soğuk Savaş sonrası dönemde belirginleşen yapısı da bu bölgede oluşacak bir Kürt Devleti’ni destekler yönde. Şiiler, Aleviler ve Kürtler arasında sıkışacak ve ekonomik kaynaklardan mahrum kalacak gibi görünen Sünni Arapların ise giderek daha radikalleşeceği ve radikalleştikçe daha da yalnızlaşarak fakirleşeceği öngörülebilir.

 

Suriye ve Irak’ta yaşanan çözülme, Sünni Arapların öncülük ettiği başkaldırmanın bir sonucu. Bu açıdan coğrafyanın asli unsuru olan Sünni Araplar, tüm Ortadoğu’yu derinden etkileyecek bir hamleyle Sykes-Picotdüzenine başkaldırdılar. Ancak bu başkaldırının ilk kaybedeni de yine Sünni Araplar olacak gibi görünüyor. Zira Sünni Araplar, ılımlı unsurlarını tasfiye eden ve radikal bir çizgide herkesi karşısına alan bir siyasal harekete yöneliyor. Kürtler açısından bu başkaldırı çok önemli bir fırsat yaratıyor. Bağımsızlık, çok uzun zamandır hedefledikleri Kerkük petrol bölgeleri üzerinde tam kontrol ve Bağdat’taki Şii hükümetin baskısından kurtulma imkânı… Türkiye ile ilişkilerini düzelten Barzani petrol zengini büyük bir Kürdistan kurmak üzere. Üstelik bu Kürdistan, Türkiye’nin ve Batılı büyük petrol şirketlerinin de tam desteğini sağlamış durumda.

 

Bu kadar büyük ve önemli bir altüst oluş yaşanırken, çözülme sonrası ortaya çıkacak yeni siyasal coğrafyanın çok uzun erimli sonuçları olacakken yalnızca IŞİD’e, terörizme ve rehine krizine odaklanmak, gösterdiği hedefe değil de parmağa bakmak gibi oluyor. Bu noktada Türk kamuoyunun yanlış yönlendirildiği kanaatini taşıyorum. Umarım karar vericilerimiz bu tür bir gaflet içine düşmezler.

 Analist Dergisi Temmuz 2014 sayısında yayınlanmıştır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>