Monthly Archives: October 2016

AB ile İlişkilerde Talihsiz bir Dönem

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, kısıtlı ve süreli bir turistik seyahat imkânı tanımaktan öteye geçmeyen ‘vizelerin kaldırılması’ meselesine maalesef takıldı kaldı. Avrupa Birliği’nin kendi iç gelişmelerinin bu konuda yaratacağı zorluklar göz ardı edilerek bu mesele çok öne çıkartıldı. Avrupa Birliği de beklendiği gibi son derece dar bir çerçeveden meseleyi ele alarak konuyu bu meseleyle doğrudan irtibatlı olmayan başka konularla ilişkilendirme çabası içine girdi. Avrupa Birliği Parlamentosu ve üye ülkelerin iç siyasal kamuoyu, meseleyi politik bir zeminde tartışmaya başladı.

Mesele, hem Avrupa Birliği içinde hem de Türkiye’de esas çerçevesinin dışında bir genişlik kazandı. Sonuçta hem gereksiz hem de tehlikeli bir kriz ortaya çıktı. Avrupa Birliği ve Türkiye açısından ortada bir başarısızlık olduğunu söyleyebiliriz. Maalesef bu başarısızlık talihsiz bir döneme de denk gelmiş durumda. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini ileriye taşımak için oldukça olumlu görünen mevcut siyasi ortamdan yararlanmak dururken gereksiz bir siyasi krizle karşı karşıya kaldık. Durum gerçekten üzüntü verici.

İlişkileri etkileyen gündem maddeleri

Avrupa Birliği’nin son yıllarda aşmakta zorlandığı en önemli mesele göçmen meselesidir. Dünyanın her tarafından ama özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan milyonlarca insan Avrupa Birliği’nin büyük şehirlerine göç etmek için sınırlarda bekliyor. Bu bölgelerin olumsuz siyasi koşulları sorunun aciliyetini daha da artırıyor. Göçmen krizi Avrupa Birliği içinde aşırı sağı, İslam karşıtlığını ve Avrupa Birliği karşıtlığını körüklüyor. Avrupa Birliği’ni ortadan kaldırmak isteyen aşırı sağ siyasi hareketler Avrupa siyaset sahnesinde hız kazanıyorlar ve her geçen gün Avrupa Birliği’nin geleceğini daha fazla tehdit ediyorlar. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin geleceği, bir bakıma göçmen krizine vereceği karşılığın etkisine bağlı hâle gelmiş durumda. Bu bağlamda Avrupa Birliği’nin gücünü korumaya çalışan hükümetler, Türkiye ile yakınlaşmaya mecbur kaldı. Ancak göçmen ve mülteci krizinin Avrupa Birliği’ni Türkiye ile yakınlaşmaya mecbur ettiği bu dönemde biz meseleyi çok dar bir çerçevede ele alıp, hatta bu çerçevenin de içini dolduramadan ilişkileri krize sokmayı başardık. “Başardık” diyorum çünkü zor bir işti. Türkiye’nin mutlaka bu krizden çıkartılması gerekiyor; zira konu sadece Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileriyle de sınırlı kalmayacak gibi görünüyor.

Konuyu tam değerlendirebilmek için hızla gelişen Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı görüşmelerine bakmak gerekir. Çünkü bu görüşmeler ilerledikçe, Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden sağlam ve gelişmeye açık bir zemine taşınması daha büyük önem kazanıyor. Avrupa Birliği, Temmuz 2013’ten bu yana Amerika Birleşik Devletleri’yle ticaret ve yatırımortaklığı anlaşması (TTIP) görüşmelerini ilerletiyor. Bu anlaşma şüphesiz dünya ticaretini derinden etkileyecek. 300 milyar euroluk yeni bir ekonomik kapasite yaratılması söz konusu. Dünyanın en büyük ve etkili ekonomik bloğu oluşturuluyor. Bu blok siyasi dengeleri de değiştirecek nitelik taşıyor.

Türkiye, Avrupa Birliği ile ortaklık ilişkisi içinde ve 1996 yılının başından beri işleyen bir gümrük birliği ile Avrupa pazarının bir parçası. Avrupa Birliği ile oluşturulmuş ortaklık ve gümrük birliği, Türkiye için bu ticaret bloğunun içinde yer alma imkânı sağlıyor; dışında kalmayı ise çok riskli hâle getiriyor. Öte yandan bu bloğun da içine yerleşmek, ciddi bir çabayla başarılması gereken bir iş. Kendiliğinden olabilecek bir gelişme kesinlikle değil. Diplomasi ve siyasi beceri gerektiriyor. Eğer Türkiye, bu kritik dönemde söz konusu beceriyi gösteremez ve ortaya çıkan Transatlantik ekonomik bloğun dışına itilirse, muhtemelen ortaklık ilişkilerinin ve gümrük birliğinin üzerinde de kara bulutlar toplanacaktır. Hatta bir adım öteye gidersek, siyasi anlamda olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilir ve Türkiye’nin NATO içindeki konumu bile hasar görebilir. Bu bağlamda Türkiye’nin ortaya çıkmakta olan söz konusu Transatlantik bloktan önce ekonomik, sonra da siyasi olarak dışlanma tehlikesiyle yüz yüze kalacağı söylenebilir.

AB gündeminin üst sıralarında yer alan ve TTIP görüşmeleri dışında Türkiye’nin Birlik ile olan ilişkilerini etkileyecek bir başka kritik mesele ise İngiltere’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine yön verecek olan üyelikten ayrılma/kalma referandumu. Haziran ayı sonunda gerçekleştirilecek olan referandumdan olumsuz bir karar çıkmasını beklemiyorum. İngiltere, referandum kozunu kullanarak Avrupa Birliği’nden istediği ödünleri hâlihazırda almış bulunuyor. Özellikle AB’nin bütçe disiplini, euro bölgesi ve finans sektörüne yönelik sıkı düzenlemelerini bertaraf etmeyi başardı. Yine de bu referandum Avrupa Birliği’nin geleceği açısından büyük önem taşıyor. Amerika Birleşik Devletleri de oluşturmaya çalıştığı Transatlantik ekonomik bloğun geleceği açısından İngiltere’nin Avrupa Birliği içinde kalmasını istiyor. İngiltere,  bu süreçte bir bakıma hem içeride hem de kenarda olabileceği bir modele yakınlaşıyor. Bu durum Avrupa Birliği’nin giderek farklılaşmış bir üyelik sistemine geçmekte olduğuna işaret ediyor, dolayısıyla bu durum Türkiye açısından önemli bir fırsat sunuyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yakın zamanda tam üye olamayacağı aşikâr. Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin ağırlaşan sorunlarına taraf olmak isteyip istemeyeceği de ayrı bir konu. Her iki taraf için de söz konusu olan ve değişen koşullar, Türkiye için olumsuz sonuçlar doğuracak tek taraflı bir tür dışlanma politikasına dönüşmemeli. İngiltere’nin geliştirmekte olduğu yeni model zaman içinde Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde yer alması için de kullanılabilir.

İlişkilerde yeni dönem mümkün mü?

Türkiye-Avrupa Birliği ortaklık anlaşması -ki kökleri 1960’ların başına dayanıyor- ilişkileri sağlam bir zemine yerleştirmiş durumda. Türkiye için kritik olan, bu sağlam zemin üzerine sağlam bir bina inşa edebilmek. Avrupa’nın çözmekte zorlandığı göçmen krizi Türkiye’nin elini güçlendiriyor. Bu kozu vize meselesine bağlamak ve buradan da bir kriz yaratmayı ‘başarmak’ çok sakıncalı olabilecek ve dar açılı bir politik yaklaşımın sonucudur. Gelecekte de hükümet, izlediği benzer politikalarla fırsatları tehditlere dönüştürme riskiyle karşı karşıya.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zemini ortaklık, temeli ise Gümrük Birliği olmaya devam edecek. Ancak bu zeminin gelişmeye müsait bir zemin olduğu da bir gerçek. İlişkileri yukarıda açıklamaya çalıştığımız uygun siyasi koşullardan yararlanarak, Avrupa Birliği’nin diğer politika ve program alanlarına doğru geliştirmek mümkün. Gümrük Birliği’nin revizyonu bu amaca yönelmeli. Bu zemin üzerinde, Türkiye’nin ortaya çıkmakta olan Transatlantik ekonomik blokta yer almasını sağlamak gerekir; bu ise mümkün. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’yi dışlamaktansa uygun bir model içinde Türkiye’ye de yer vermek isteyeceklerdir. Bu şekilde Türkiye için ortaklık ilişkilerinin aksayan yönlerini de tamir edebilme imkânı yaratılabilir. Bunun tam tersi istikamette ilerlemek ise büyük bir hata, hatta başarısızlık olacaktır.

Kısacası, kritik öneme sahip bir dönemdeyiz. Yukarıda bahsi geçen tüm dinamikler Avrupa Birliği ve Transatlantik ilişkilerin geleceğini belirleyecektir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde ilişkilerin diplomatik ve siyasi maharetle yönetilmesi son derece önemlidir. Bu dönemde alınacak sonuçlar, Türkiye’nin çok daha uzun döneme yayılacak biçimde genel anlamda Batı ile olan ilişkilerine yön verecektir. Dolayısıyla konuyu çok dar bir çerçevede ele alarak vize serbestisi gibi sınırlı bir mesele üzerinden okumak ve yönetmeye çalışmak belli sakıncaları beraberinde getiriyor. Bu kısıtlı çerçeve içinde gelişecek muhtemel bir kriz, ikili ilişkilerin geleceği başta olmak üzere oldukça farklı açılardan çok daha derin ve kalıcı olumsuzluklara yol açabilir.

* 2016 yılında Analist Dergisi’nde yayınlanmıştır

Türk-Amerikan İlişkilerinde Çatlak Derinleşiyor

Mart ayında yaşanan bazı gelişmeler Türk-Amerikan ilişkileri üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kıldı. Bu gelişmeler ışığında Türk Amerikan ilişkilerine bakıldığında, Mart 2003’te TBMM’de yapılan oylama ile başlayan çatlağın derinleşmekte olduğu düşünülebilir

Türk-Amerikan ilişkilerinde yukarıdaki tespiti yapmamıza neden olan gelişmelerden ilki Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, Irak konusunda yaptığı bir açıklama oldu. Bu açıklama basına yansıdığı şekliyle şöyle gelişti: Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Ankara’da sahnelenen “Bir Ulusun Yeniden Doğuşu” piyesinin ardından düzenlenen kokteylde basın mensupları ile sohbet ederken, Türkiye’nin bir Irak politikası olmadığını söylüyor. Orgeneral Büyükanıt PKK’nın yurtiçi ve Irak’daki varlığının ciddiye alınması gereken bir noktaya ulaştığını belirttikten sonra Irak’ın yeniden yapılanmasında Türkiye’nin söz hakkı olmamasının kaygı verici olduğunu açıklıyor[1]. Yaşar Büyükanıt’ın bu sözleri Hükümet tarafından soğuk karşılanıyor.

Türkiye’nin dış politika kararlarının, özellikle de stratejik boyutu olanlarının, hazırlanmasında Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın beraber çalıştığı bilinen bir gerçek. Ancak bu açıklamalar Irak konusunda Dışişleri ile Genelkurmay arasında bir uyum sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Bu uyum sorunu gerçekte Irak özelinde Türk-Amerikan ilkişkileri ile ilgili gibi görünüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’nın Irak’daki varlığından duyduğu kaygıyı, ABD’nin bu düşman unsurların varlığına göz yummaya devam etmesini, Kuzey Irak ve özellikle Kerkük üzerinde Irak Kürtleri’nin siyasi emellerini ve bu hususta ulaştıkları noktayı kaygı verici bulduğunu artık yüksek sesle açıklama ihtiyacı hissediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, hükümetin bu konudaki kararsız tavrından anlaşılan oldukça rahatsız[2].

Mart ayındaki Türk-Amerikan ilişkileri ile ilgili ikinci gelişme Cumhurbaşkanı’nın Suriye gezisi ile ilgili oldu. Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Kara Kuvvetleri Komutanı ile aynı gün, çok enteresan bir açıklamada bulunuyor. Bursa’ya yaptığı bir gezi sırasında yine gazetecilerin sorusu üzerine, Türk-Suriye ilişkileri üzerinde ABD’nin kaygılarını dile getiriyor[3]. Edelman’a göre, Türkiye uluslararası camianın Suriye konusundaki beklentilerine cevap vermiyor. Bu açıklama, gerçekte Cumhurbaşkanı Sezer’in Suriye’ye yapmayı planladığı gezi ile ilgili. ABD, Suriye’yi yalnızlaştırma ve baskı altına alma siyasetinde, Lübnan vesilesiyle önemli bir avantaj kazanmış durumda. Psikolojik üstünlüğün ABD’ye geçtiği dönemde, Türkiye’nin Suriye’ye yakın bir tavır içinde görüntü vermesi ABD’yi rahatsız ediyor. Bu tartışmalar arasında Washington’da daha etkili bir göreve geçeceği söylenen Edelman ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa ediyor. Dolayısıyla Büyükelçilik görevini de bırakıyor.

Bu iki gelişme, birincisi Türkiye tarafındaki, ikincisi ABD tarafındaki rahatsızlıkların çok önemli işaretleri. Soğuk Savaş yılları boyunca çok yakın iki müttefik olduğu söylenen Türkiye ve ABD’nin, Soğuk Savaş sonrası bu ayrışması neden ortaya çıkmış olabilir? Sorunun ortaya çıkmasına neden olanlar Irak ve Kürt meselesi. Ancak ABD, Türkiye ile ilgili daha başka kaygılar da taşıyor. Türkiye’nin gelişen koşullara verdiği, çok da planlı olmayan cevaplar ABD’nin Türkiye’ye yönelik kaygılarını daha da artırıyor.

ABD’nin Türkiye’ye yönelik kaygıları ilk olarak, 2000 yılında Dr. Hickok tarafından yayınlanan “Yeni bir Hegemon Doğuyor:Türkiye’nin Değişen Stratejisi ve Askeri Modernleşmesi arasındaki Uçurum” başlıklı makalede ifade edildi[4]. Türkiye’de oldukça tartışılan bu makalenin yazarı Dr. Hickok ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli bir Türkiye uzmanı[5]. Hickok, özetle Türkiye’nin askeri modernleşmesinden çok etkilenmiş görünüyor. Hickok’a göre bu modernleşme Türkiye’yi bölgesinde rakipsiz bir askeri güç konumuna taşırken, siyasi olarak Türkiye’nin yönelimi belirsizlik kazanmaya başlıyor. Hickok’a göre bu kadar etkili bir askeri güce sahip olan bir ülke mutlaka “bağımsız bir güvenlik aktörü” (independent security actor) olmak isteyecektir. Türkiye’nin bağımsızlığı, “ABD’nin isteği dışında hareket etme potansiyeli olan devlet” anlamında kullanılıyor. Hickok’un sorusu, Türkiye çok stratejik bir bölgede ABD’nin çıkarlarına zarar verecek adımları ilerde atabilir mi diye bir kaygının ifadesi. Büyük ihtimalle TBMM’de ABD’nin aleyhine sonuçlanan 1 Mart oylaması, ABD karar vericileri tarafından Hickok’un kaygılarını doğrular şekilde algılanıyor. Sonrasında Irak gelişmeleri, Irak’da Kürtlerin tutumu ve ABD’nin desteği ile birleşince bu kaygılar gerçek bir ayrışmaya doğru süratle tarafları taşıyor.

İngiliz Savunma Bakanlığı’nda çalışan Bill Park da Türkiye’ye yönelik kaygılar konusunda iki çalışma yayınlıyor. Park yine Parameters’de yayınlanan ‘Irak Kürtleri ve Türkiye:Amerikan Politikasına yönelik tehditler’ başlıklı makalesinde[6] Türkiye’nin ABD’nin Irak politikasına yönelik eleştirilerini özetledikten sonra, Kuzey Irak’a yönelik Türkiye’nin tarihsel iddiaları olduğu tezini ileri sürüyor. Park öte yandan Irak’ın dağılmasına ve burada üç ayrı devlet kurulmasına yönelik değerlendirmeleri hatırlatıyor ve bu konuda Türkiye’nin öngörülemez çıkışlar yapabileceğini vurguluyor. MERIA’da yayınlanan ‘Stratejik iyi konumlanma, siyasi yanlış konumlanma: Türkiye, ABD ve Kuzey Irak’ başlıklı makalesinde[7] ise 1 Mart kararını hatırlatarak Türkiye’nin ABD ile işbirliği yapmak konusunda isteksiz davranması sonucunda Irak ve Irak Kürtleri sorununun Türk-Amerikan ilişkilerini tehdit ettiği analizini yapıyor.

Türkiye’ye yönelik kaygıları dile getiren makaleler arasından seçtiğim son makale ise Edward J. Erickson tarafından 2004 sonlarında Turkish Studies dergisinde yayınlanan “Bölgesel Hegemon olarak Türkiye-2014:ABD’ye yönelik stratejik sonuçları” başlıklı makale. Erickson Amerikan ordusundan emekli bir yarbay ve Tikrit’teki 4. mekanize tümen komutanının siyasi danışmanı. Erickson da Hickok’un bıraktığı yerden hegemon Türkiye tezini devralıyor. Erickson’a göre Türkiye Soğuk Savaş yıllarında uzak bir kanat ülkesiydi. NATO planlarında merkezi bir önemi yoktu. Bu nedenle Türkiye, Soğuk Savaş yılları boyunca yeterince askeri yardım alamamıştı. Ancak Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin ABD için stratejik önemi çok arttı. Türkiye’nin bu stratejik merkezi konumuna, bir de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernleşmesi ve muharebe tecrübesi de eklenince Türkiye çok önemli bir ülke konumuna geldi. Erickson özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ileri savunma ve derin muharebe taktiklerini benimseyip başarıyla uygulamasını önemle vurguluyor. Erickson bu değerlendirmelerden sonra Hickok’un 2000’de yaptığı değerlendirmeye katıldığını ifade ederek, artık Türkiye’nin ‘bağımsız bir güvenlik aktörü’ konumuna geldiğini vurguluyor.

Bu açıklamalardan ben şu sonucu çıkarıyorum. Türkiye’nin ABD’de yarattığı endişe, Türkiye’nin artan askeri gücü ve muharebe yeteneğine karşılık giderek bağımsız davranma eğilimine dayanıyor. Irak bu anlamda bir örnek. ABD Türkiye’nin Batı İttifakı içindeki konumunun değişmesinden endişe ediyor. NATO’nun eski NATO olmadığını, tehdit tanımlamasında önemli bir farklılaşmanın doğmakta olduğunu gören bu uzmanlar, Türkiye’nin geleceği konusunda büyük bir tereddüt yaşıyorlar. Sanırım ABD’nin, Türkiye’nin AB macerasını niye bu kadar istekli şekilde desteklediğini anlamak için bu kaygılara bakmak gerekli. Mart ayındaki yazımda belirttiğim gibi, Türkiye’nin siyasi yörüngesinde bir kayma ortaya çıkabilir mi sorusu şu an ABD siyasi planlamacıları arasında çokca sorulan bir soru. Aslında bu soruyu biz de kendimize sormalıyız. Orgeneral Büyükanıt’ın, Türkiye’nin Irak politikası yok eleştirisi aslında bu daha büyük soruyla yakından ilgili.

* 2005 yılında bir internet dergisinde yayınlanmış olan yazım


[2] Genel Kurmay Başkanı bu konuda ortamı yatıştırmaya yönelik açıklamalar yaptı. Ancak yine de Kara Kuvvetleri Komutanı’nın açıklamaları önemini koruyor.

[5] Assistant Professor of Turkish and Central Asian Studies at the Air War College.

Hasta Adam Hortladı !

Robert Pollock, The Wall Street Journal gazetesinin 16 Şubat 2005 tarihli sayısında bir makale yayınladı. Makale “Avrupa’nın Hasta Adamı- Yeniden” başlığını taşıyordu. Çok uzun zamandır unutmuş olduğumuz bir kavram, bu makale ile yeniden ortalığa çıktı. Hasta Adam, 19.yy ortalarında Osmanlı’nın mirasını paylaşmak arzusuyla yanıp tutuşan Avrupalı güçlerin geliştirdiği bir kavram. Bu kavramın ifade etmeye çalıştığı, Osmanlı’nın çok önemli bir coğrafyayı işgal ettiği, ancak bu coğrafyaya sahip olacak gücü süratle kaybetmekte olduğu. Kırım Savaşı’nın hemen arifesinde Rus Çarı I. Nikola, İngilizler’e Osmanlı’yı tanımlarken “Avrupa’nın hasta adamı” yakıştırmasını kullanıyor. Nikola’nın bu tanımlama ile beklentisi Osmanlı mirasını birlikte paylaşmak için İngilizleri ikna etmek. Nikola İngilizleri ikna konusunda henüz o tarihte başarılı olamıyor, ama “Avrupa’nın hasta adamı” tanımlaması tüm Avrupa’da büyük bir kabul görüyor. İngilizler ise 1870’lerin sonundan itibaren bu hasta adamın zamansız ölümünden korktuklarını ileri sürerek, Osmanlı mirasını Osmanlı ölmeden sahiplenmek için plan ve eylemler içine giriyor.

Açıkçası “Avrupa’nın hasta adamı” bize çok kötü şeyler hatırlatan bir tanımlama. 19.yy emperyalist güçlerinin Osmanlı ülkesine bakışını sembolize ediyor. Radikal gazetesi söz konusu makaleyi 18 Şubat 2005 tarihinde Türkçe’ye çevirip yayınlıyor, ancak ne hikmetse başlığını değiştirip, makale için “Türkiye nereye gidiyor?” diye yeni bir başlık koyuyor. Geçenlerde Pollock bir Türk televizyon haber programında “Avrupa’nın hasta adamı” yakıştırmasının yanlış olduğunu kabul ettiğini ifade ediyor.

Makale, Amerikan Savunma Bakan yardımcısı Douglas Feith’in Türkiye ziyareti sırasında, onunla birlikte Türkiye’ye gelen bu gazeteci tarafından kaleme alınmış. İnsan, bu gazeteci söz konusu makaleyi yazmak için mi Feith ile Türkiye’ye geldi sorusunu sormadan edemiyor. Bir başka deyişle ısmarlama bir makale ile mi karşı karşıyayız? Türk-Amerikan ilişkilerinde bütün göstergeler, ABD’nin Türkiye’deki AKP iktidarından, CHP’nin muhalefetinden ve belki de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaklaşımlarından mutlu olmadığını işaret ediyor. ABD Irak, Suriye, İran konularında Türkiye’den çok şeyler bekliyor. Bekldiklerini bulamadığı gibi, Irak’da tırmanan Irak Kürtleri ve Türkmenler gerginliği, ABD’nin işlerini daha da zora sokuyor. ABD’nin Irak’da şiddet uygulaması ve Irak seçimlerinin Sünni Arapları dışlaması gibi konularda AKP Hükümeti’nin eleştiri okları da ABD’yi oldukça yaralamışa benziyor.

Pollock Türk kamuoyundaki gelişmeleri eleştiriyor gibi yapıyor makalesinde. Ancak makalenin başlığı sorunun çok daha derinde olduğunu gösteriyor. Pollock 50 yıllık özel ilişkiden söz ettikten sonra, 2002 seçimlerine geliyor. Pollock’a göre Türk-Amerikan ilişkilerini önemseyen “merkez partileri” kendi kendilerini yok ettikleri için meydan AKP’nin “sinsi ve kurnaz İslamcılığı’na” kalmış durumda. Pollock’a göre CHP “Atatürk’ün Partisi” olmasına rağmen üstüne düşenleri yapmıyor. Can çekişen bir muhalafet var ve bu muhalefet, özel toplantılarda “ABD’nin farklı şekilde yapabilecek olduğu önemsiz şeylerden sürekli şikayet etmekle” vakit geçiriyor Pollock’a göre.

AKP’den duyulan büyük rahatsızlık kanımca bir şekilde dile getiriliyor. Ancak Pollock neden Türk kamuoyunu hedefliyor? Onun da cevabı makalede verilmiş. “Türk liderleri atıfta bulundukları kamuoyu tavrının tersine döndürülebilir olduğunu anlamalı” diyor Pollock. Anlaşılan bizim Hükümet, ABD’nin eleştirilerine sürekli kamuoyunu bahane ederek karşılık veriyor. Bu kamuoyu bahanesi artık Amerikalıların canını çok sıkmaya başlamış. Pollock makalesini, “Atatürk’ün mirasının büyük bölümünün kaybedilme riski altında olduğunu” belirterek bitiriyor. Burada da büyük ihtimalle Silahlı Kuvvetler’e yönelik bir sitem ve mesaj var.

Benim anlamadığım “Avrupa’nın Hasta Adamı” söylemi neden yeniden hortlatıldı? Herhalde Batılı güçler karşısında Osmanlı’nın düştüğü aciz durum hatırlatılmak isteniyor. Bizden koparsanız başınıza gelecekleri unutmayın deniyor. Makalenin son kısmında Pollock buna da deyinmiş. “Osmanlı haşmetinden geriye kalan hiçbir şey yok. Türkiye kolayca ikinci sınıf ülkelerin safında yerini alabilir: dar kafalı, paranoyak, marjinal” diye devam ediyor. Bu tanımlama aslındabir ” üçüncü dünya ülkesi” tanımlaması. Türkiye Batı’dan kopar ve üçüncü dünyaya yaklaşırsa, yeniden Avrupa’nın hasta adamı konumuna kolayca sürüklenebilir mi demek isteniyor acaba? Buradan, gelişen Türk-Rus ilişkilerinden duyulan rahatsızlığın bir ifadesini anlamak mümkün mü?

Avrupa’nın hasta adamı tehdidinin yeniden ortaya atılması gerçekten çok can sıkıcı. Türkiye yakın çevresinde ABD’nin yaptığı planların bir parçası olmak konusunda direndikçe anlaşılan buna benzer tehditlerle daha çok karşılaşacağız. Türkiye’de aklı başında hiçbir siyasetçi ABD ile açıkça çatışmak istemez. Ama öte yandan ABD ile çatışmamanın bedeli ne? Karşımızda toprak bütünlüğümüzü ve ulusal egemenliğimizi tehdit ettiğini düşündüğümüz bir Sovyetler yok. Bu kez komşularımıza karşı ABD’nin planlarının parçası olmak gerekiyor. ABD’nin algıladığı tehdit ve bulduğu çareler ile Türkiye’nin algıladığı tehdit ve gelişmeleri çözümleme şekli giderek farklılaşıyor. Sorun gerçekte kamuoyu baskısı ile ilgili değil. Bunu Amerikalılar da, bizim Hükümet de çok iyi biliyor. Sorun çok daha derinde.

* 2005 yılında bir internet dergisinde yayınlanmış olan yazım