Kategori arşivi: Siyasal Kritik

Halkın İçinden Çıkmak, Halkın Değerlerine Dayanmak

27 Mayıs 1960 Türk demokrasisine indirilmiş çok ağır bir darbedir; siyasi hareketimiz için kapanmamış bir yaradır. Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu’nun idamlarının acısını bugün dahi aynı şekilde hissediyoruz.

Ancak 27 Mayıs darbesi bu tarihten sonra da devam ettirilmeye çalışılmıştır. Her nedense bu gerçek açık bir şekilde hiçbir zaman ortaya konmamıştır. Daha darbe sırasında 14’ler olarak bilinen grup, darbenin uzun dönemde de devam ettirilmesi konusunda ısrarcı olmuştur. Bu grubun önde gelenleri daha sonra Milliyetçi Hareket Partisi’nin de kurucuları olacaktır.

Adalet Partisi bu koşullarda 11 Şubat 1961’de kurulmuştur. Kuruluşundan sadece yedi ay sonra 15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerden, CHP’den sadece 200 bin (%2)oy farkıyla ikinci parti olarak büyük bir başarıyla çıkmıştır.

Darbeciler bu sefer de Silahlı Kuvvetler Birliği adıyla 21 Ekim 1961’de yeni bir darbe bildirisi yayınlamışlar ve seçimlerin milli iradeyi tam olarak yansıtmadığını ileri sürmüşlerdir. 22 Şubat 1962 ve 20 Mayıs 1963 başarısız darbe girişimleri bu çabaların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Rahmetli liderimiz Süleyman Demirel Adalet Partisi’ne Türk siyasetine bu çok ağır şartların hâkim olduğu bir dönemde genel başkan olmuş ve hemen bir yıl içinde yapılan seçimlerde de partisini %53 oyla tek başına iktidara taşımıştır. 1965-1971 dönemi Türkiye’nin altın çağıdır. Ekonomi, kalkınma, sanayileşme, büyümede ülkede rekorlar kırılmıştır. Ülkeyi hürriyetçi bir anlayışla yöneten Adalet Partisi, Türk demokrasisini tüm müesseseleriyle yerleştirme gayreti içinde bulunmuştur.

Buna karşılık 14’ler hareketiyle başlayan 21 Ekim protokolüyle devam eden Demokrat Parti ve demokrasi karşıtı anlayış, 1969’dan itibaren yeniden harekete geçmiştir. Adalet Partisi’nin 1969 seçimlerinde aldığı büyük başarıya karşılık 12 Mart 1971 darbesi Adalet Partisi’ni zorla iktidardan uzaklaştırmıştır. Bu yönüyle 12 Mart, 27 Mayıs’ın devamıdır.

Adalet Partisi’nin demokrasi mücadelesi, 27 Mayıs zihniyetinin ortadan kaldırılması mücadelesidir. Halkın içinden çıkmak ve halkın milli ve manevi değerlerine dayanmak, bu mücadelede Adalet Partisi’nin en büyük gücüdür. Adalet Partisi’nin millet iradesinin üstünlüğüne dayanan hürriyetçi demokrasi için yürüttüğü siyasal mücadele, davamızın esasını oluşturmuştur ve oluşturacaktır.

Siyasi Hareketimiz

Uzun yıllardan ve uzun yollardan geliyoruz.

Partimiz birtakım makamların önünde düğme ilikleyerek “Müsade ederseniz parti kuralım” diye kurulmadı.

Bizim siyasi hareketimiz bir destandır.

Memleketi bugün idare edenler gibi dün kurulmadık. İktidardan düştükten altı ay sonra yok olacaklardır.

Hep ateşten gömlek giydik.

İndik, çıktık

İndik, çıktık.

Çıktık, çünkü halkın içinden geliyoruz.

Hakkın yanındayız ve hep hakkı aradık. Yine arayacağız.

Türk vatandaşı, hakka sahip çıkacaktır.

Milleti yanıltmaya, yanlış yollara sevk etmeye kalkanlara hakkın şamarını indirecektir.

Devlet imkânlarını ellerinde tutanların her türlü baskısına rağmen, her şeyi tersine çevirebiliriz. Bu devri kapatabiliriz.

Ülkeyi bu hale getirenlerden memleketi kurtarabiliriz.

Millet iktidarların kansız, kavgasız, entrikasız değiştirilmesini istiyor. Bunu ancak biz yapabiliriz.

Ülke çok kötü yönetiliyor. Bıçak kemiğe dayandı. Herkesin vicdanını ipoteğe verdiğini sanmıyorum.

Bizler haklı bir davanın takipçileriyiz. Memlekette her eserde Kırat damgası vardır.

Türkiye’nin, bugün bunalım haline getirilmiş tüm meselelerinin içerisinden biz çıkabiliriz.

Bugünün ana meselelerinin çözümünü biliyoruz. Mazide ülke meselelerinin altından nasıl kalktıysak, bugünün meselelerinin ve gelecekteki meselelerin üstesinden de biz geliriz.

Tüm Adalet Partililere, Doğruyol Partililere,

Tüm Demirelcilere, Demokratlara sesleniyorum.

Yine Kıratın peşine düşün!

Gelin, memleketi, milleti, sefaletten, fukaralıktan kurtaralım.

Gelin haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe, usulsüzlüklere, suistimallere hep beraber son verelim.

Gelin yepyeni bir devir açalım.

12 Mart ve Merkez Sağ

12 Mart 1971 müdahalesinin Adalet Partisi iktidarına karşı yapıldığı nedense hep unutulur ya da daha doğrusu başarıyla unutturulmuştur.

12 Mart ne ilk örnektir ne de son örnek olacaktır. Darbeyle iktidardan uzaklaştırılan hep merkez sağ olmasına karşın, Türk siyasal tarihi bu gerçeği gizleyecek şekilde tahrif edilmiştir. Maalesef genç kuşaklar bu gerçeği bilmeden ya da kavrayamadan yetişmek durumunda kalmışlardır. Türk demokrasi tarihinde merkez sağın, demokratların, hep ağır baskı altında olmalarına rağmen yılmadan, korkmadan tam demokrasiyi savundukları ve çok partili demokratik nizamın işletilmesi için sorumluluktan hiç kaçmadıkları gerçeği de, bu çarpıtmalar içinde yok sayılmıştır.

Öte yandan Demokratlar Türk ordusu konusunda tüm bu siyasal baskılara rağmen çok hassas davranmıştır. Ordunun milletin ordusu olduğu, Türk Milletinin ordusu ile var olduğu ve Türk Milletinin ordusuyla gurur duyduğu anlayışı, Demokratların temel ilkesidir. Sonradan diğerleri için çok moda olan “mağdur edebiyatı”nı Demokratlar bu nedenle hiç benimsememişlerdir.

Bizim geleneğimiz darbecilerle Türk ordusunu hep ayırt etmiştir.

12 Martın kökleri 1969 yılı Mayıs ayı gelişmelerinde yatar. Bu gerçek maalesef hep es geçilmiştir.

Adalet Partisi iktidardadır ve Adalet Partili Senatör Beliğ Beler ile Milletvekili Şükrü Aktan, eski Demokratların seçilme hakkı kazanmasını sağlamak için 219 imzalı bir teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunar. Başbakan Demirel bu konuda CHP lideri İsmet İnönü’yü ikna eder. Durum çok hassastır. Ordu yasakların kaldırılmasını önlemek için müdahaleye hazırlanmıştır. Bu nedenle İsmet Paşa’nın desteği çok önemlidir. Ancak bu kritik desteğe rağmen teklif Senato’dan geçerse müdahale için kesin tavır alınır.

Bu vahim durum dönemin gazetelerine sınırlı şekilde yansımıştır. Yakın zaman önce Wikileaks sızıntısıyla ortaya dökülen ABD belgelerinde Genelkurmayda yapılan toplantılar ve müdahale kararı alındığı açık şekilde anlatılmaktadır.

Başbakan Demirel Türk Demokrasisini korumak için kararı seçim sonrasına erteler. Darbeyi önlemek için alınmış bu karar o dönem Adalet Partisi’nin bölünmesine yol açacaktır. Millet ise, Başbakan Demirel’in demokrasiyi korumak yönünde aldığı bu kararın arkasında duracaktır.12 Ekim 1969 seçimlerinden de Adalet Partisi %51’lik net bir zaferle çıkar.

Çok kritik ve bunalımlı günlerden Türk demokrasisi hasar görmeden seçimler yoluyla çıkartılmıştır. Bu sefer Adalet Partisi’nin karşısına Demokratik Parti ve Milli Nizam Partisi çıkartılır. Darbecilerin 1969’da gerçekleştiremedikleri müdahale, koşulların olgunlaşması üzerine 2 yıl sonra yapılacaktır. Adalet Partisi iktidardan indirilecek, teknokratlar hükümetiyle Türkiye seçime gidilecektir. Bu mücadele devam edecek ve Türk siyasal tarihinin ana fay hattını oluşturacaktır.

Suriye Politikası Tam Bir Fiyaskodur

AKP’nin belki de en büyük başarısı hatalarını örtme kabiliyetinde. AKP’nin söylemine bakarsanız, ilk gün benimsedikleri ilkelerden zerre kadar sapmadıklarını dosdoğru durduklarını sanırsınız. Medya gücüyle bu konuda halkı da ikna etme çabası içindeler. Hataların vahim bir durum arz ettiği artık şüphe götürmez bir gerçek. Bu hataların devlet ve millet üzerindeki yıkıcı etkileri artık her gün çıkmaya başladı. Mızrak çuvala sığmıyor. Medya kontrolü de kar etmiyor. Ama bu vahim durumu hükümetin yüzüne yeterince vurduğumuzu da söyleyemeyiz.

Hükümetin her alanda çok sayıda hatalı politikası, uygulamaları söz konusu. Dış politika bu hatalar denizi içinde özel bir önem arz ediyor. Dış politikada devletimizin içine düşürüldüğü zor durum ve milletimizin ödemek durumunda kaldığı ağır bedel, bu konuda daha fazla söz söylememizi gerektiriyor.

Hatırlarsanız bir zamanlar komşularla sıfır sorun politikası söz konusuydu. AKP, devrimci bir keşifle sorunların aslında Türk Devleti’nin komşuları ötekileştiren kimliğinde yattığını ortaya çıkarmış ve bu kimliği dönüştürünce bir anda Türkiye’nin İsviçre gibi bir siyasi coğrafyaya taşınacağını ileri sürmüştü. Bu kimlik dönüşüm sürecinde, milli çıkarlar yerini ham hayallere bıraktı.

Hayalperestlerin en temel sorunu da budur zaten. İnanmak istediğine inanmak, sanki gerçekmiş gibi. İşin daha kötüsü dışarıdan esen güçlü destek rüzgârlarının da yardımıyla, Türk kamuoyunun önemli bir kısmı bu konuda ikna edildi. Sonuç tam bir fiyasko. Amasız, fakatsız ve tereddütsüz bir başarısızlık!

Milli çıkarlara, devletin müktesebatına dayanmayan, sadece ben bilirimciliğin, devlette liyakatı yok sayan,  kadroculuğun hakim olduğu, hesaplaşmacı zihniyetin Türkiye’yi getirdiği yer uçurumun ucu. Türkiye büyük bir savaşın eşiğine kadar getirildi. Rusya ile yaşanan gerginliğin görünür gelecekte yatışması mümkün görünmüyor. Rusya Türkiye’yi tahrip işine dört elle sarılmış durumda. Gözünü karartmış bir vaziyette her kanattan hücum ediyor.

Sınırlarımızın önemli kısmında PKK hakim olmaya başladı. Bu hakimiyet alanları, hem doğudan hem batıdan, uluslararası kamuoyunda onay görmeye başladı. Ülkemizin bazı bölgelerinde, dış politikadaki hatalara bağlı ağır sonuçlar ortaya çıkıyor. PKK hem Orta Doğu siyasi coğrafyasında hem de bazı büyük devletler nezdinde araçsal bir önem kazandı. Türkiye’ye karşı bir mızrak ucu gibi kullanılıyor.

Üç milyona yaklaşan, Suriye’den kaçmak zorunda kalan zavallı insanlar. Yaşadıkları tam bir dram. Onlar da AKP’nin hatalarının bedelini ödüyorlar. Türkiye bu zor durumdaki kardeşlerine kucak açtı ama her şeyini kaybetmiş bu kadar büyük bir nüfusa bakmak Türkiye’nin her türlü imkânını zorluyor. Bu insanların arasına karışmış, PYD ve İŞİD militanları ülkemizin kamu düzenini her gün yeni bir saldırıyla tahrip ediyor.

Düne kadar İran’ın uluslararası ambargoları delmesine yol verip, para trafiğini Türkiye’ye kaydırırken, bugün Suriye’de İran’la açık bir çatışmaya sürüklenmiş vaziyetteyiz. Yanlış Suriye politikası Rusya ile İran’ı sıkı bir müttefik yaptı. Türkiye’ye karşı birleştiler ve aralarından su sızmıyor. Bu arada İran’ı ABD ile dost yapmayı da başardık. Amerika’nın İran politikasını bu kadar hızla ve köklü değişime uğratmak ancak cehalete dayanan bir cesaretin yıkıcılığıyla mümkün olabilirdi ve oldu.

AKP, muhtemel ABD teşvikiyle girdiği Suriye işinde artık yapayalnız. ABD, Rusya ile Suriye konusunda uzlaştığını duyurdu. Suriye’de duyurulan ateşkes, bu uzlaşmanın görünen yüzü. ABD-Rusya uzlaşmasının AKP’ye ve dolayısıyla Türkiye’ye yöneldiğine hiç şüphe yok. Bu iki nükleer güç PKK’nın Suriye koluna en gelişmiş silahları sağlıyorlar. Hatta bu silahlardan bir kısmı Türkiye’nin talep etmesine rağmen Türkiye’ye satılmayan silahlar.

NATO’nun Rusya ile uzun zamandır yaşadığı gerginliği de bu şekilde yatıştırmayı başardık. Rus ve Amerikan dışişleri bakanları bu süreçte o kadar çok görüştüler ki artık iki iyi dost oldular. Obama ve Putin sayemizde telefonda görüşmeye başladı. Artık kimse Rusya’nın Kırım başta olmak üzere Ukrayna’nın büyük kısmını işgal ettiğinden söz etmiyor. Buna karşılık Türkiye’nin NATO üyeliği sorgulanır hale geldi.

Dış Politika alanında baştan itibaren yapılan yanlış tespitler, yanlış çözüm formülleri ve sonuçta tam bir siyasi fiyasko ! Devlet ve millet bu fiyaskonun bedelini çok ağır ödemeye başladı. Muhtemelen bu bedel ağırlaşarak devam edecek. Hatta bu hataların vahim sonuçlarını telafi etmek,  bu iktidar gittikten sonra bile uzun bir zaman alacak.

Apaçık gerçek şudur ki, bugünkü hükümetin hesapsız kitapsız, bilgiye birikime dayanmayan, devleti ve müktesebatını yok sayan politikaları iflas etmiştir ve artık bu iş bir milli beka konusu haline gelmiştir. İçine düşürüldüğümüz vahim ve acil durum, tamamen bugünkü hükümetin, işin en başından beri yapmakta ısrar ettiği yanlışları yüzündendir.

Doğal olarak milletimizin güvenliği ve devletimizin bekası söz konusu olunca hepimiz bir oluruz. Ancak bu durum hükümetten hesap sormamızı engellemez ve engellememelidir. Bu hesap siyasi olarak sorulmazsa, yanlışlarda ısrar kaçınılmazdır. Bu yanlışların milletimizi ve devletimizi sürüklediği vahim sonuç apaçık görünmektedir.

11 Şubat Bize Sesleniyor

Türk siyasal tarihinin ve demokrat sağın çok önemli siyasi kurumu Adalet Partisi 11 Şubat 1961’de kuruldu. O dönem, darbe havası daha Türk siyasi semalarındaydı. Kara bulutlar demokrat sağ hareket üzerinden daha ayrılmamıştı. Bu puslu ve gri günlerde bir grup cesur demokrat siyasetçi, Ragıp Gümüşpala’nın liderliğinde bu hareketi sırtlayacak yeni bir siyasi partiyi kurmak üzere 11 Şubat 1961’de dilekçe verdiler.

Dönemin önemli bir gazetesine baktım. 11 Şubat 1961 tarihinde  Adalet Partisi’nin kurulduğuna dair bir satır haber yok. Ama gazete manşetten İşçi Partisi kurulmasına dair gelişmeyi manşetten haber yapmış. 12 Şubat günü ise, yani bir gün sonra gazete manşetten verdiği haberde, Türkiye’de altı yeni parti kurulduğunu duyuruyor. Aralarında sondan ikinci sırada Adalet Partisi’nin adı var. Diğer gazeteler ise Adalet Partisi’nin kuruluşunu haber bile yapmamış.

Peki, o dönemin Adalet Partili genç ve dinamik siyasetçisi Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’ne genel başkan seçilmesi gazetelerde yer almış mı? Bu sorunun cevabı için, gazetelerde liderimiz rahmetli Demirel’in genel başkan seçildiği 28 Kasım 1964 Adalet Partisi kongresiyle ilgili haberleri aradım. Çok az ve yanıltıcı haberlerle devam edildiğini gördüm. Adalet Partisi iktidara, liderimiz Demirel başbakanlığa o kadar yakınken, bu gelişme de yok sayılmış.

Bir siyasi hareket, büyük bir potansiyele sahipse inanın ilk yaptıkları onu görünmez kılmaktır. Hindistan’ı bağımsızlığa taşıyan Gandi de kendi siyasi tecrübesine binaen bu tespitte bulunmuştu. “Önce seni görmezden gelirler…” Bugün içinde bulunduğumuz duruma ne kadar da benziyor. “Birileri” yine merkez sağın siyasi kadrolarını yok sayma, görünmez kılma çabası içinde.

Ama Adalet Partisini ve liderimiz Demirel’i görünmez kılma çabası o zaman halkta bir karşılık bulmadı. O zaman Türk halkı, demokrat sağın yeni siyasi kurumu ve yeni siyasi liderini bağrına bastı. 1965 Ekim ayında, seçim meydanlarında Adalet Partisi ve Süleyman Demirel fırtınası, gazetelerin artık yok sayamayacağı biçimde esmeye başladı.  10 Ekim’de de Adalet Partisi %60’a varan oy oranı ile tek başına iktidar olmuştur. Bugün de, tüm yok sayma çabalarına rağmen, Türk Halkı demokrat sağı bağrına basmaya hazır.

Adalet Partisi’nin 1965’te başlayan iktidarı Türkiye’nin en önemli kalkınma ve demokratikleşme dönemidir. Adalet Partisi’nin ve liderimiz Demirel’in, demokrasi yolunda,  kalkınma yolunda, müreffeh Türkiye için geceli gündüzlü çalışmaları hem Türkiye’nin bir altın çağ yaşamasını sağlamış, hem de Türk halkında güçlü bir siyasi karşılık görmüştür. Bunun sonucu olarak Adalet Partisi ve liderimiz Demirel,  1969 seçimlerinden de siyasi bir zaferle çıkmıştır.

Bu altın dönem, ancak demokrasi karşıtı girişimlerle kesintiye uğratılabilmişti. Siyasi hareketimiz 12 Mart 1971’de yine bir başka darbe ile halka rağmen iktidardan ve hizmet mücadelesinden uzaklaştırılmıştı.

Adalet Partisi geleneği, merkez sağ hareketin atar damarıdır. Bu siyasi kurumun ve liderimiz Demirel’in bu meşakkatli süreç içinde yürüttüğü mücadeleden bugün daha fazla öğrenmeliyiz. Türkiye’nin yine bize çok ihtiyacı var.

AKP Vesayeti

Cumhurbaşkanı hafta sonu konuşmuş ve Başkanlık sisteminden korkanların milli iradeden, milletin tercihlerinden çekindikleri tespitinde bulunmuş. Devamında da Türkiye’deki vesayet odaklarıyla yürüttükleri mücadelenin altını çizmiş.

Bu tespitleri  duyan biri AKP’nin on üç yılı aşkın bir süredir tek başına iktidar olduğunu bilmese belki bu tespitler üzerine bir düşünür, haklı mı acaba diye? 2002 yılı 3 Kasımında %34 oy oranıyla tek başına iktidara gelen bu parti o günden beri, liderinin ağzından hep aynı iddiayı ortaya koyuyor. Türkiye’de milleti dışlayan bir vesayet rejimi var ve bunu yıkabilecek tek güç AKP ve lideri.

Bu iddianın halk nezdinde bir karşılığı olduğu belli.  AKP ve lideri bu siyasi sermayeyi tüketmekten çok korkuyor. Bu sermayeyi siyasi ömürleri boyunca kullanmak için sürekli toplum içinde karşıtlıklar yaratmak peşindeler. Bir bakıma böl ve yönet stratejisi takip ediyorlar. Bu bölme işini de ustaca ya da bir bakıma kurnazca gerçekleştiriyorlar. Her bölünmede, hasmını millet iradesini hiçe sayan, kendisini de buna karşı savaşan konumuna yerleştiriyorlar. İlk günden beri bilinçli bir biçimde toplum sürekli bir iç çatışma ve gerginlik içinde tutuldu. Toplumun iç gerginliği artırılarak sürdürülmeye çalışılan bir tek parti iktidarı. Hatta bu toplumun bölünmesi işinden çıktı devletin bölünmesine doğru da yol aldı. Devlet bugün tam bir iç karmaşa yaşıyor. Dün, “PKK ile mücadele edenler aslında mücadele ediyormuş gibi yapıp, PKK’yı el altından destekleyenlermiş ve onlarla mücadele edenler devletin gerçek çıkarını savunanlarmış” tespiti söz konusuydu. Bunun gereği de yapıldı.  Bugün, “PKK ile mücadele ediyormuş gibi yapanlarla mücadele edenlerin aslında PKK’yı destekleyen gerçek hainler oldukları” sonucuna varıldı. Bu arada ilk başta PKK ile mücadele edenlerin gerçekten PKK ile mücadele ettikleri de ortaya çıktı. Bakalım yarın neler anlaşılacak. Bu arada devlette yaratılan hasar, toplumda olduğu gibi oldukça derin. Devletin içinde herkes birbirinden korkuyor. Ne de olsa bu hesaplaşmanın sonu pek iyi bitmiyor. Her an bir kumpasa gelip ağır bedel ödemek söz konusu olabilir. Herkes çekingen ve pasif bir tutum almış durumda. Yetki ve sorumluluk bir ateş topu gibi elden ele atılıyor.

AKP’nin vesayet düzeni ve milli irade tezleri bugün biraz zayıflamış durumda, çünkü AKP çok uzun zamandır tek parti iktidarı. Bu stratejinin hala işliyor olabilmesi artık AKP’nin ve liderinin gücünden çok muhalefetin olmayışından kaynaklanıyor. AKP ve lideri de bu durumun gayet farkında. Bu durumu korumak için elinden geleni yapıyor.

AKP’nin  siyasi uygulamaları bugün tam anlamıyla bir tek parti zihniyetini yansıtıyor. Tepeden bakan, bağıran, aşağılayan, buyurgan, hesaba çeken, tehdit eden ve hukuku hiçe sayarak cezalandırabilen. En ufak muhalefet girişimine bile tahammülü olmayan bu tek parti zihniyeti aslında yeni bir tür vesayet kurdu; AKP vesayeti. Bu vesayet düzenini örtmek için de yine aynı taktiği uygulamaya koyuyorlar; böl, çatışma çıkar ve kendini vesayet karşıtı şekilde konumlandır. Bir bakıma bu alıştığımız söylemin şu anki amacı AKP vesayetini örtmek. Bir başka deyişle bu sefer savunmaya geçmiş bir AKP var karşımızda; çünkü artık AKP’nin üzerine oturduğu bir müesses nizam söz konusu. Tüm kazananlarıyla ve kazandıklarını kaybetme korkusuyla kazandıklarına daha da sıkıca sarılanlarıyla.

Başkanlık tartışması bu açıdan bakıldığında yeni bir böl yönet stratejisi olarak ortaya çıkıyor. Millet iradesini savunan Başkanlık taraftarları ve milletten korkan başkanlık karşıtları. Cumhurbaşkanı Başkanlık seçimini kazanacağından çok emin bir biçimde bu stratejiyle birkaç kuş vurma peşinde. Bir yandan AKP vesayeti tartışılmayacak, diğer yandan muhalifler vesayetçilikle suçlanacak, en son olarak başarılırsa yürütme tek bir kişide toplanacak. Parlamenter sistemin “ayak bağlarından” kurtulunacak ve Cumhurbaşkanı anayasayı ihlal etme sıkıntısı olmadan partisini de, hükümetini de tek başına yönetebilecek. Bu şekilde bakılınca bana millet iradesinden çok Cumhurbaşkanının tek başına yönetme isteği gibi göründü. Ne dersiniz? Tabii Cumhurbaşkanı eşittir millet iradesi denklemine ikna olmamışsanız.

Cumhurbaşkanının üzerinden atladığı ufak bir ayrıntıyı da ilave edelim. Meclisi de millet seçiyor. Millet iradesi demiştik ya.

Rahmetli Demirel  1991 seçimleri öncesi şöyle demişti:

“Devlet felç durumdadır

Devlet batmıştır

Devlet nüfuzu, siyasi iktidar için kullanılmıştır ve kullanılmaktadır

Yargı bağımsızlığı kalmamıştır

Devletin Çankaya’sı tarafsız olması lazımken, adamakıllı taraf olmuş, parti ve hükümet idaresini ele almıştır

Günlük sıkıntıların nedeni de budur.

Yapacağımız ilk iş devleti  işletmektir, Devleti yenilemektir.

Bana göre yenileşme tepeden tırnağa şarttır.

Yenileşme Çankaya’dan başlayacaktır.

Çankaya milletindir.”

Yeniden “Hür Türkiye” Davası

“Şunu peşinen ifade edeyim ki, demokrasimizi, başkalarında var diye bizim de aldığımız, özendiğimiz için sahip olduğumuz bir meta, kendimizi uydurmaya çalıştığımız bir kalıp telakki etmiyoruz. Demokrasiyi insan olma, hür insan olma hali ile yegâne bağdaşabilir idare sistemi olarak, bir yaşama tarzı olarak tanıyoruz. Temel kaidelerden herhangi birinin feda edilmesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu prensibiyle, milli irade prensibiyle çatışır. Bu ise demokrasiyi feda etme, terk etmekten başka bir mana taşımaz.  Kaldı ki, bu kaideler, aynı zamanda anayasa hükümleridir.”

12 Mart’ın ağır darbesi ile siyaseten yıpranan ve iktidardan uzaklaştırılan Adalet Partisi’nin toparlanma sürecinde, liderimiz rahmetli Demirel, siyasi arkadaşı rahmetli Yılmaz Ergenekon’dan siyasi hareketin fikirlerini yeniden anlatmak üzere bir çalışma başlatmasını istedi.  Rahmetli Uğur Gümüştekin’in derlediği “Yeni Bir Sosyal Mukaveleye Doğru” başlıklı eser bu çalışmanın sonucu olarak ortaya çıktı. Merkez sağ siyaset ailesinin kendisini, o dönemin ihtiyaçlarına binaen, belki de kendisine tekrar anlattığı, bir iç değerlendirme. Türk merkez sağ hareketinin bir bakıma birikimi, müktesebatı, düsturu. Yukarıdaki paragraf işte bu eserden. Zamanı delen geçen bir mesaj. Bugüne nasıl da ışık tutuyor. Bugün çok vahim bir hale gelen siyasal otoriterlik sorununun karşısında adeta İskenderiye Feneri gibi yükseliyor.

Demokrasi meselesi yine maalesef Türkiye’nin birinci meselesi. İçinde bulunduğumuz dönem, yine Türkiye’de söz söyleme hürriyetinin tehlike altında olduğu, bir başka deyişle  “Hür Türkiye” davasının öncelenmesi gereken bir dönem.

Demirel konuyu çok güzel ifade etmişti zamanında. “Demokrasiyi içine sindiriyorsan, muhalefetin sesini duyurmasına izin vereceksin” demişti.  Bugün demokrasimiz tehlike altında; çünkü muhalefet baskı altında. Muhalefet derken radikal, marjinal, şiddet eğilimli gruplardan söz etmiyorum. Onların da söz söyleme hürriyeti demokrasinin garantisi altında olmalı, ama durum bundan çok daha vahim.

Ana muhalefet partisi hafta sonu büyük kongresini yaptı. Ana muhalefet partisi lideri de bu kongrede siyasi bir konuşma yaptı. Siyasi muhataplarına yönelik ağır siyasi ithamlarda bulundu.  Şaşırdık mı? Hayır ! Görevi bu.  İşi bu. Tam tersine, görevini ve işini iyi yapmadığı yönünde ciddi bir tartışma devam ediyor. Bir demokraside, ana muhalefet partisi lideri siyasi hasımlarına karşı çıktı, söz söyledi diye üzülmemiz mi gerekiyor? Tam tersi bu iş yapılmazsa o siyasal sistemin iç dengesi bozulur. Bir demokrasi siyasi muhalefete, söz söyleme, karşı çıkma imkânını kısıtlarsa orada otoriterleşme kök salar. Muhalefet dönemin koşullarına göre zaman zaman sertleşir, zaman zaman yumuşar; ama muhalefet, siyasi muhataplarına karşı söz söyler ve karşı çıkar.

Siyasi muhatap kimdir? Doğal olarak iktidardır. İktidarla değil de birbiriyle kavga eden muhalefet görevini yerine getirmiş sayılabilir mi? Demokraside muhalefetin görevi, iktidarı takip etmektir. İktidarı denetlemektir. Hele demokrasinin tehdit altında olduğuna ilişkin kanaatler, bugün olduğu gibi artmaya başlamışsa muhalefetin sesini yükseltmesi beklenir. Muhalefetin tüm toplumu kuvvetle ve süratle uyarması istenir. Ana muhalefet partisi lideri de bunu yapmaya çalışmış görünüyor. Partisinin büyük kongresinde, delegelerine ve partililerine seslenirken siyasi muhatabını hedef almış ve ona siyaseten yüklenmiş. Sonuç savcılık soruşturma başlatmış, Cumhurbaşkanı hakaret davası açmış.

Türk Ceza Kanunu’nda Cumhurbaşkanı’na hakaret, suç olarak tanımlanmış. Peki Cumhurbaşkanı’na hakaret suç da bir başkasına hakaret suç değil mi? Öncelikle konu hakarete dair. Siyasette hakaret arzu edilen bir şey değil doğal olarak. Ama her sertleşmeyi hakaret olarak görmek ya da göstermeye çalışmak da biraz topu taca atmak oluyor.

Konunun bir başka yönü, peki Türk Ceza Kanunu Cumhurbaşkanı’na ilişkin niye özel bir düzenleme yapmış. Bu sorunun cevabı da Anayasamızda. Anayasamız Cumhurbaşkanı’nın devletin başı olduğunu saptamış. Bakın hükümetin değil devletin. Cumhurbaşkanı’na, bunun sonucu olarak da Cumhuriyetin ve Milletin birliğini temsil etme görevi vermiş. Anayasamız bununla yetinmemiş, Devletin başı ve devletle milletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanının siyasi partilerle siyasi ilişkisini kesmesini zorunlu kılmış.

Ana muhalefet lideri, partisinin büyük kongresinde iktidarı hedef alırken, oklarını cumhurbaşkanına yöneltti? Niye? Tartışma konusu esasında bu? Çünkü bugünkü Cumhurbaşkanı siyasi partisiyle olan siyasi ilişkisini devam ettiriyor. Seçim mitingi yapıyor, hükümeti idare etmeye çalışıyor, tıpkı bir hükümet başkanı gibi. Bunu da sıkça itiraf ediyor. Bu konuda bir çekincesi yok gibi. Bu durumun anayasanın ihlali anlamına geldiği gerçeği onu pek ilgilendirmiyor. Tam tersi anayasayı yeniden yapma peşinde.

Bir taraftan siyasi parti lideri konumunu fiilen korumaya çalışan bir Cumhurbaşkanı, diğer taraftan ana muhalefet, iktidara yüklenmek için kendisini hedef seçince tarafsız Cumhurbaşkanı. Bence Cumhurbaşkanı bir karar verse iyi olacak.

Liderimiz rahmetli Demirel bir konuşmasında şöyle demişti:

Bunların her şeyi kaide dışı

Türkiye’yi diktatörlüğe taşıyorlar

Biz Cumhuriyeti istiyoruz

Biz Demokrasiyi istiyoruz!

Rejimi Demokratik Yapan İktidar Değil Muhalefettir

 

AKP’nin belki de en büyük başarısı hatalarını örtme kabiliyetinde. Hatırlarsanız bir zamanlar komşularla sıfır sorun politikası söz konusuydu. Dışişleri Bakanı (bugün Başbakan) devrimci bir keşifle sorunların aslında Türk Devleti’nin komşuları ötekileştiren kimliğinde yattığını ortaya çıkarmış ve bu kimliği dönüştürünce bir anda Türkiye’nin İsviçre gibi bir siyasi coğrafyaya taşınacağına gerçekten inanmıştı. Romantiklerin en temel sorunu da budur zaten. İnanmak istediğine inanmak, sanki gerçekmiş gibi. İşin daha kötüsü dışarıdan esen güçlü destek rüzgarlarının da yardımıyla, özellikle Türk aydınlarının önemli bir kısmını da inandırdı. Ona göre sorun, Türk Devleti’nin kimliğindeydi çözüm de bu kimliğin dönüştürülmesinde; sonuç tam bir başarısızlık. Amasız, fakatsız ve tereddütsüz bir başarısızlık nokta ! Bu başarısızlığın fikir mimarı ve müteahhidi siyasi olarak ödüllendirildi.

Yine bir dönem başka bir keşif söz konusuydu. Tüm siyasi kötülükler TSK’dan kaynaklanıyordu. Türkiye iyi işlemeyen bir demokrasiydi; çünkü ordu izin vermiyordu. Darbe tehlikesi içinde Türkiye ekonomik ve siyasi olarak geri gidiyordu. Çözüm darbecilerin temizlenmesi, ne pahasına olursa olsun ve gerekirse hukukun sınırları zorlanarak. Operasyonlar yapıldı, tutuklamalar, basın üzerinden büyük bir kampanya, yargılamalar ve mahkumiyetler. Aydınların önemli bir kısmı da bu konuda ikna edildi. Sonraki gelişmeler tehlikenin başka merkezden kaynaklandığını görünür kılınca, birden yanlış yapıldığına karar verildi. Bu sefer önceki müttefikler öteki olmuştu. Sonuçta yanlış tespit, yanlış çözüm formülleri ve yine tam bir siyasi; ama bu sefer aynı zamanda hukuki fiyasko ! Bu politikanın esas savunucusu Başbakan da bugün Cumhurbaşkanı. Bu kadar, görece kısa zamanda, 180 derece dönüş yapıp dosdoğru durduğunu iddia etmek daha üzücüsü de ikna etmek.

Saymakla bitmez. Diğerlerini başka yazılara saklamak lazım; ama geldiğimiz aşamada AKP’nin aynı durumunu Kürt Politikasında da gözlemlemek mümkün. Aslında PKK diye bir sorun yoktu. Devlet ve devletin milliyetçi kimliği bu sorunu yaratıyordu. Türk Devletinin kimliği ile oynayınca PKK kendiliğinden yok olacaktı. Barış süreci, kardeşlik süreci, demokratikleşme, Türkiyelileşme….. Geldiğimiz aşama yine aynı.

Siyasette yanlış yapılabilir. Tecrübesiz bir siyasi kadro bazı şeyleri okuyarak değil, yaşayarak ve yaşatarak da öğrenebilir, ama siyasi başarısızlığın siyasi cezası olması gerekir. İyi bir demokrasi siyasi başarısızlıkları siyasi olarak cezalandırma yeteneği olan bir siyasal sistemdir. Siyasal başarısızlıkların siyasal sonuçları olmazsa siyasal sistem krize doğru sürüklenir. Siyasal başarısızlıklar, propaganda makinesi işletilerek örtülmeye çalışılır ve giderek baskılar artırılarak muhalefetin ortaya çıkması önlenmeye çalışılırsa demokratik ortamdan süratle uzaklaşılır. Yapılan hatalara bakmak ve ders çıkarmak doğal olanıdır. Maalesef AKP siyasi kadroları bu olgunluktan çok uzak. Ne pahasına olursa olsun iktidar peşindeler ve bunu hala “Yeni Türkiye ideali” diye anlatmaya çalışıyorlar. Belki de lider kadrosu buna gerçekten inanıyor, gerçeklerden bu kadar kopmuş bir aşırı özgüven. Başkanlık her sorunu çözer söylemi. Bu konuda da bir yazı yazabiliriz.

Sorunun kaynağında aslında merkez sağın yok olması yatıyor. AKP Türk siyasetinde giderek kontrolü kaybediyor ve kontrolü kaybettiği gerçeğini kabullenmek yerine baskıları artırarak bu durumu telafi etmeye çalışıyor. Rahmetli Demirel Kasım 1987 seçimlerinden sonra “Rejimi demokratik yapan iktidar değil muhalefettir” demişti. Ne güzel demiş! Gelin de bunu AKP siyasi kadrolarına, liderliğine anlatın. Ne mümkün! AKP çıkışı sağ siyaset üzerindeki hegemonyasını tahkim etmekte görüyor. Lider transferleri, büyüme potansiyeli olan küçük sağ partiler üzerinde artan baskılar. Gerçek bir sağ siyasi alternatif siyasal sistemin içinde gelişemiyor ve bu durumu daha da ağırlaştırıyor. Hata yapanlar kendilerini sorgulama ihtiyacını hissetmiyorlar. Düşünün HDP Kürt milliyetçisi olmayanların bir kısmı için bile bir dönem siyasi umut olmuştu. Siyasi açıdan düşülen alternatifsizliğe bakın.

AKP Demokrasi Söyleminde Samimi mi?

Ben hep davranışların arkasında yatan zihinsel mekanizmaları çelişkilerde ararım. Davranışlarda ya da söylemdeki çelişkiler aktörün zihnindeki hesapları görünür kılar bence. Bu nedenle iyi bir stratejist çelişkileri takip etmeli ve bu çelişkileri anlamlandırmalıdır. Sonra gözlem ve test ve tekrar anlamlandırma. Tutturduğunu düşündüğün zaman izlediğin aktörün zihin haritasını çözmüşsündür. Bundan sonra öngörü yapmak daha kolaydır.AKP’nin demokrasiye ilişkin söylemi ve siyasalarını başından itibaren büyük bir ilgiyle izliyorum. Temel soru hep şu: AKP demokrasi söyleminde samimi mi? 2002’de iktidara geldiği günden beri, Başbakan ısrarla demokrasi talebini dile getiriyor.Küçük bir elitin, halkı küçümsediğini, aşağıladığını ve yok saydığını iddia ediyor. Ezilenlerin sesi ve yumruğu olduğunu söyleyerek, partisi ve kendini bu konuma konuşlandırarak siyasi bir ağırlık arıyor. Başarılı olduğunu teslim etmek gerekir. Başarının göstergesi seçimlerde artan oy oranları.Strateji tutmuş görünüyor: Azınlıktaki kendini beğenmiş elitlerin iktidarına karşı halkın başkaldırısı. Demokrasi söylemi de işte burada önemli bir işlev görüyor. Başbakanın söyleminde demokrasi vurgusu, iktidardan dışlanan alttakilerin başkaldırısıdır. Bir bakıma liberal, bir bakıma sosyalist bir konumlanma. İslam vurgusuyla birlikte Müslüman bir toplumda daha da etkili hale getirilmiş.Ona göre, bu kendini beğenmiş elit hiçbir zaman demokrasi istemedi; çünkü halkın iktidarına karşıydı. O kendi ayrıcalıklarının korunması derdindeydi.  Kısmen doğru. Zaten bu söylem halkta bir karşılık bulmasa, AKP’nin siyasi yükselişi bu kadar hızlı olamazdı. Ancak kısmen dememin nedeni, AKP’nin ne kadar samimi olduğuyla ilgili şüpheme dayanıyor.

Halk iktidardan dışlandığına ilişkin söyleme kredi verdi bu doğru; ama AKP’nin demokrasiyi bunun ötesinde anlayıp uygulama niyetinde olup olmadığı konusu şüpheli. Demokrasi eşittir sandık söylemi bu şüpheyi daha da artırıyor. Bu söylem çelişkinin merkezinde yer alıyor. Demokrasinin esasının sadece seçimlere dayandırılamayacağı aslında açık. Çünkü sandık sadece iktidara gelmek için bir araç. Yoksa iktidarda kalmak ve yönetmek açısından demokratik bir tutumun garantisi değil. Pekala, iktidara demokratik yollarla gelinip, demokrasi ruhuna uymayan uygulamalarda ısrar edilebilir. İktidardan gitmemek için muhalefetin ve azınlıkların sesi ve etkisi yönetici güç kötüye kullanılarak kısılabilir. Tehdit, hatta cezalandırma rutine dönebilir. Sandık bunların hiçbirinin ortadan kalktığının ya da kalkacağının garantisi olamaz.

Topluma, zamana ve mekana göre değişmeyen “evrensel” ve “temel” hakları esas almayan rejimlerin ya da iktidarların demokrasi söylemindeki çelişki tartışmasız şekilde görünürdür aslında. İslami değerlere siyasi olarak sürekli referans veren bir siyasi iktidarın demokrasi söyleminin bu kadar dünyevi ve bu kadar post-modern olması da çelişkinin bir başka boyutu. Demokrasiyi sadece çoğunluğun iradesine eşit görmek ve bunu, yani çoğunlukla ifade edilen iradeyi her türlü ahlaki ve temel değerin üstünde bir ilke olarak tanımlamak çelişkinin ta kendisidir.

Bu tespitleri yapmak sandığı küçümsemek değildir. Sandığı ve seçimleri yok saymak hiç değildir. Bu tespitleri yapmak sandık ve demokrasi söylemi üzerinden siyasi ağırlık arayanların çelişkilerini görmeye ve bu şekilde stratejik zihin haritalarını anlamaya yönelik bir girişimdir. Bu girişimin nedeni de son derece açık. Demokrasinin karşılaşabileceği tehditleri öngörmek.

22.09.2013 tarihinde SBF Blog’da yayınlanmıştır

AKP için Rüzgar Karşıdan Esmeye Başladı

Barry Buzan ve Thomas Diez 1999 tarihli makalelerinde “Eski Oyun” sona erdi diyordu. Türkiye ve Batı arasında Soğuk Savaş yıllarında oynanan bir oyun. Türkiye batılı değerleri benimsermiş gibi yapacak, Batı,Türkiye Batı’ya aitmiş gibi davranacaktı. Sovyetlerin askeri ve ideolojik tehdidi altında oynanan bir oyun. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bu oyun sona erdirildi. Türkiye ilk 1997 Lüksemburg Zirve kararlarıyla bu gerçekle yüzleşti. Büyük bir şok. Avrupa Birliği Türkiye’den gerçek anlamında demokratikleşme talep ediyordu. Bu olmadan bırakın AB üyeliğini, Batı’lı olarak kabul edilmek bile riske girmişti.

Merkez Solun efsane lideri Bülent Ecevit bu yeni yapısal rüzgarları ilk farkeden liderdi. 1999 Helsinki Zirvesi öncesinde Ecevit Avrupa Birliği’ne önemli taahhütte bulundu. Helsinki Zirvesi kararlarıyla birlikte yeni bir zemin ortaya çıktı. Bu zeminde çok kritik demokratikleşme adımları atıldı. Maalesef Ecevit’in ömrü bu süreci ileri götürmek için vefa etmedi.

Bu kritik eşikte, Soğuk Savaş sonrası dönemin yapısal rüzgarlarını doğru okuyan ve bundan siyasi olarak en çok yararlanan bir diğer kişi Recep Tayyip Erdoğan oldu. Vaşington, Londra, Paris, Berlin ve diğer başkentlerde bir dizi temas ve dönemin ruhuna uygun bir söylem. Erdoğan yeni kurulan AKP ile rüzgarı arkasına almayı bildi. Avrupa Birliği süreciyle, partisinin siyasal yükselişini paralel kılmayı başardı. AKP ve Erdoğan içerde ve dışarda liberal çevrelerin tam desteğini sağladı. İslamcı gelenekten gelen bir siyasal kadro için önemli bir hamleydi. Bu hamle yeni bir modeli işaret ediyordu: Ilımlı islam modeli. Dini anlamda muhafazakar ama siyasal açıdan liberal bir hareket.     Bu ne kadar mümkün? AKP ve Erdoğan içerde ve dışarda liberal çevreleri buna ikna etmeyi başardı. Türkiye’nin demokratikleşmesinin, dolayısıyla İslam dünyasına örnek olacak yeni modelin önündeki engelin eski elit ve onun katı ideolojisi olduğu düşüncesi üzerine yeni bir hareket ve geniş bir koalisyon yarattı.

AKP’nin Avrupa Birliği sürecinde yaptığı reformlarla ortaya çıkardığı deneyim hem Batı’nın desteğini sağladı, hem de sonuçları itibariyle Batı tarafından dikkatle izlendi. Bir bakıma bir laboratuvar çalışması. El Kaide tipi zararlı Sünni İslamcılara ve İran merkezli Şii İslamcılara karşı Batı’yla ve liberal değerlerle uyumlu Ilımlı İslam deneyi. Arap Baharı bu deneyin sonuçlarının başka Orta Doğu ülkelerinde de desteklenmesi olarak da okunabilir.

Bugün söz konusu tablo büyük oranda değişmiş görünüyor. AKP ve Ilımlı İslam modeline yönelik tereddütler Batı’da artmış durumda. Arap Baharı ülkelerinde Ilımlı İslam iktidarlarının kazanımları birer birer yok oluyor. Doğal olarak AKP ve Erdoğan bu gelişmeyi Batı kaynaklı bir tehdit olarak okuyor.
Ne olduda AKP’yi ve Ilımlı islam modelini yaratan yapısal rüzgarlar yön değiştirdi? Başbakan söz konusu yapısal dinamikleri erken farkedip bundan yararlanmayı bildiği için, rüzgarın karşıdan esmeye başladığını da hemen anladı. Bu nedenle bir telaş ve endişe söz konusu.

Sanırım iki temel nedenle bu değişimi açıklayabiliriz. Bunlardan ilki Ilımlı İslam modelinin umulduğu şekilde demokratikleşmeyi getirmeyebileceğine ilişkin  bir kaygı. Bir tür yeni otoriterliğin yerleşmekte olduğuna ilişkin tespitlerin artması. Diğer neden ise Yeni Osmanlıcılık olarak tanımlanan Orta Doğu siyasetinin Batı karşıtı bir gelişme olarak değerlendirilmeye başlanması. Bu iki gelişme rüzgarların yönünü değiştirmiş görünüyor. AKP artık fırtınalı denizlerde rüzgara karşı yol almak durumunda. Ama öte yandan bu gemi Türkiye’nin ta kendisi. Dolayısıyla Türkiye ve Türk siyaseti için de daha zor ve fırtınalı bir dönem söz konusu olacak gibi.

30.08.2013 tarihinde SBF Blog’da yayınlanmıştır