Kategori arşivi: Güncel Değerlendirmeler

Güncel Değerlendirmeler

AB ile İlişkilerde Talihsiz bir Dönem

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, kısıtlı ve süreli bir turistik seyahat imkânı tanımaktan öteye geçmeyen ‘vizelerin kaldırılması’ meselesine maalesef takıldı kaldı. Avrupa Birliği’nin kendi iç gelişmelerinin bu konuda yaratacağı zorluklar göz ardı edilerek bu mesele çok öne çıkartıldı. Avrupa Birliği de beklendiği gibi son derece dar bir çerçeveden meseleyi ele alarak konuyu bu meseleyle doğrudan irtibatlı olmayan başka konularla ilişkilendirme çabası içine girdi. Avrupa Birliği Parlamentosu ve üye ülkelerin iç siyasal kamuoyu, meseleyi politik bir zeminde tartışmaya başladı.

Mesele, hem Avrupa Birliği içinde hem de Türkiye’de esas çerçevesinin dışında bir genişlik kazandı. Sonuçta hem gereksiz hem de tehlikeli bir kriz ortaya çıktı. Avrupa Birliği ve Türkiye açısından ortada bir başarısızlık olduğunu söyleyebiliriz. Maalesef bu başarısızlık talihsiz bir döneme de denk gelmiş durumda. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini ileriye taşımak için oldukça olumlu görünen mevcut siyasi ortamdan yararlanmak dururken gereksiz bir siyasi krizle karşı karşıya kaldık. Durum gerçekten üzüntü verici.

İlişkileri etkileyen gündem maddeleri

Avrupa Birliği’nin son yıllarda aşmakta zorlandığı en önemli mesele göçmen meselesidir. Dünyanın her tarafından ama özellikle Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan milyonlarca insan Avrupa Birliği’nin büyük şehirlerine göç etmek için sınırlarda bekliyor. Bu bölgelerin olumsuz siyasi koşulları sorunun aciliyetini daha da artırıyor. Göçmen krizi Avrupa Birliği içinde aşırı sağı, İslam karşıtlığını ve Avrupa Birliği karşıtlığını körüklüyor. Avrupa Birliği’ni ortadan kaldırmak isteyen aşırı sağ siyasi hareketler Avrupa siyaset sahnesinde hız kazanıyorlar ve her geçen gün Avrupa Birliği’nin geleceğini daha fazla tehdit ediyorlar. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin geleceği, bir bakıma göçmen krizine vereceği karşılığın etkisine bağlı hâle gelmiş durumda. Bu bağlamda Avrupa Birliği’nin gücünü korumaya çalışan hükümetler, Türkiye ile yakınlaşmaya mecbur kaldı. Ancak göçmen ve mülteci krizinin Avrupa Birliği’ni Türkiye ile yakınlaşmaya mecbur ettiği bu dönemde biz meseleyi çok dar bir çerçevede ele alıp, hatta bu çerçevenin de içini dolduramadan ilişkileri krize sokmayı başardık. “Başardık” diyorum çünkü zor bir işti. Türkiye’nin mutlaka bu krizden çıkartılması gerekiyor; zira konu sadece Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileriyle de sınırlı kalmayacak gibi görünüyor.

Konuyu tam değerlendirebilmek için hızla gelişen Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı görüşmelerine bakmak gerekir. Çünkü bu görüşmeler ilerledikçe, Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden sağlam ve gelişmeye açık bir zemine taşınması daha büyük önem kazanıyor. Avrupa Birliği, Temmuz 2013’ten bu yana Amerika Birleşik Devletleri’yle ticaret ve yatırımortaklığı anlaşması (TTIP) görüşmelerini ilerletiyor. Bu anlaşma şüphesiz dünya ticaretini derinden etkileyecek. 300 milyar euroluk yeni bir ekonomik kapasite yaratılması söz konusu. Dünyanın en büyük ve etkili ekonomik bloğu oluşturuluyor. Bu blok siyasi dengeleri de değiştirecek nitelik taşıyor.

Türkiye, Avrupa Birliği ile ortaklık ilişkisi içinde ve 1996 yılının başından beri işleyen bir gümrük birliği ile Avrupa pazarının bir parçası. Avrupa Birliği ile oluşturulmuş ortaklık ve gümrük birliği, Türkiye için bu ticaret bloğunun içinde yer alma imkânı sağlıyor; dışında kalmayı ise çok riskli hâle getiriyor. Öte yandan bu bloğun da içine yerleşmek, ciddi bir çabayla başarılması gereken bir iş. Kendiliğinden olabilecek bir gelişme kesinlikle değil. Diplomasi ve siyasi beceri gerektiriyor. Eğer Türkiye, bu kritik dönemde söz konusu beceriyi gösteremez ve ortaya çıkan Transatlantik ekonomik bloğun dışına itilirse, muhtemelen ortaklık ilişkilerinin ve gümrük birliğinin üzerinde de kara bulutlar toplanacaktır. Hatta bir adım öteye gidersek, siyasi anlamda olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilir ve Türkiye’nin NATO içindeki konumu bile hasar görebilir. Bu bağlamda Türkiye’nin ortaya çıkmakta olan söz konusu Transatlantik bloktan önce ekonomik, sonra da siyasi olarak dışlanma tehlikesiyle yüz yüze kalacağı söylenebilir.

AB gündeminin üst sıralarında yer alan ve TTIP görüşmeleri dışında Türkiye’nin Birlik ile olan ilişkilerini etkileyecek bir başka kritik mesele ise İngiltere’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine yön verecek olan üyelikten ayrılma/kalma referandumu. Haziran ayı sonunda gerçekleştirilecek olan referandumdan olumsuz bir karar çıkmasını beklemiyorum. İngiltere, referandum kozunu kullanarak Avrupa Birliği’nden istediği ödünleri hâlihazırda almış bulunuyor. Özellikle AB’nin bütçe disiplini, euro bölgesi ve finans sektörüne yönelik sıkı düzenlemelerini bertaraf etmeyi başardı. Yine de bu referandum Avrupa Birliği’nin geleceği açısından büyük önem taşıyor. Amerika Birleşik Devletleri de oluşturmaya çalıştığı Transatlantik ekonomik bloğun geleceği açısından İngiltere’nin Avrupa Birliği içinde kalmasını istiyor. İngiltere,  bu süreçte bir bakıma hem içeride hem de kenarda olabileceği bir modele yakınlaşıyor. Bu durum Avrupa Birliği’nin giderek farklılaşmış bir üyelik sistemine geçmekte olduğuna işaret ediyor, dolayısıyla bu durum Türkiye açısından önemli bir fırsat sunuyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yakın zamanda tam üye olamayacağı aşikâr. Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin ağırlaşan sorunlarına taraf olmak isteyip istemeyeceği de ayrı bir konu. Her iki taraf için de söz konusu olan ve değişen koşullar, Türkiye için olumsuz sonuçlar doğuracak tek taraflı bir tür dışlanma politikasına dönüşmemeli. İngiltere’nin geliştirmekte olduğu yeni model zaman içinde Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde yer alması için de kullanılabilir.

İlişkilerde yeni dönem mümkün mü?

Türkiye-Avrupa Birliği ortaklık anlaşması -ki kökleri 1960’ların başına dayanıyor- ilişkileri sağlam bir zemine yerleştirmiş durumda. Türkiye için kritik olan, bu sağlam zemin üzerine sağlam bir bina inşa edebilmek. Avrupa’nın çözmekte zorlandığı göçmen krizi Türkiye’nin elini güçlendiriyor. Bu kozu vize meselesine bağlamak ve buradan da bir kriz yaratmayı ‘başarmak’ çok sakıncalı olabilecek ve dar açılı bir politik yaklaşımın sonucudur. Gelecekte de hükümet, izlediği benzer politikalarla fırsatları tehditlere dönüştürme riskiyle karşı karşıya.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin zemini ortaklık, temeli ise Gümrük Birliği olmaya devam edecek. Ancak bu zeminin gelişmeye müsait bir zemin olduğu da bir gerçek. İlişkileri yukarıda açıklamaya çalıştığımız uygun siyasi koşullardan yararlanarak, Avrupa Birliği’nin diğer politika ve program alanlarına doğru geliştirmek mümkün. Gümrük Birliği’nin revizyonu bu amaca yönelmeli. Bu zemin üzerinde, Türkiye’nin ortaya çıkmakta olan Transatlantik ekonomik blokta yer almasını sağlamak gerekir; bu ise mümkün. Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’yi dışlamaktansa uygun bir model içinde Türkiye’ye de yer vermek isteyeceklerdir. Bu şekilde Türkiye için ortaklık ilişkilerinin aksayan yönlerini de tamir edebilme imkânı yaratılabilir. Bunun tam tersi istikamette ilerlemek ise büyük bir hata, hatta başarısızlık olacaktır.

Kısacası, kritik öneme sahip bir dönemdeyiz. Yukarıda bahsi geçen tüm dinamikler Avrupa Birliği ve Transatlantik ilişkilerin geleceğini belirleyecektir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde ilişkilerin diplomatik ve siyasi maharetle yönetilmesi son derece önemlidir. Bu dönemde alınacak sonuçlar, Türkiye’nin çok daha uzun döneme yayılacak biçimde genel anlamda Batı ile olan ilişkilerine yön verecektir. Dolayısıyla konuyu çok dar bir çerçevede ele alarak vize serbestisi gibi sınırlı bir mesele üzerinden okumak ve yönetmeye çalışmak belli sakıncaları beraberinde getiriyor. Bu kısıtlı çerçeve içinde gelişecek muhtemel bir kriz, ikili ilişkilerin geleceği başta olmak üzere oldukça farklı açılardan çok daha derin ve kalıcı olumsuzluklara yol açabilir.

* 2016 yılında Analist Dergisi’nde yayınlanmıştır

Türk-Amerikan İlişkilerinde Çatlak Derinleşiyor

Mart ayında yaşanan bazı gelişmeler Türk-Amerikan ilişkileri üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kıldı. Bu gelişmeler ışığında Türk Amerikan ilişkilerine bakıldığında, Mart 2003’te TBMM’de yapılan oylama ile başlayan çatlağın derinleşmekte olduğu düşünülebilir

Türk-Amerikan ilişkilerinde yukarıdaki tespiti yapmamıza neden olan gelişmelerden ilki Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, Irak konusunda yaptığı bir açıklama oldu. Bu açıklama basına yansıdığı şekliyle şöyle gelişti: Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Ankara’da sahnelenen “Bir Ulusun Yeniden Doğuşu” piyesinin ardından düzenlenen kokteylde basın mensupları ile sohbet ederken, Türkiye’nin bir Irak politikası olmadığını söylüyor. Orgeneral Büyükanıt PKK’nın yurtiçi ve Irak’daki varlığının ciddiye alınması gereken bir noktaya ulaştığını belirttikten sonra Irak’ın yeniden yapılanmasında Türkiye’nin söz hakkı olmamasının kaygı verici olduğunu açıklıyor[1]. Yaşar Büyükanıt’ın bu sözleri Hükümet tarafından soğuk karşılanıyor.

Türkiye’nin dış politika kararlarının, özellikle de stratejik boyutu olanlarının, hazırlanmasında Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın beraber çalıştığı bilinen bir gerçek. Ancak bu açıklamalar Irak konusunda Dışişleri ile Genelkurmay arasında bir uyum sorunu olduğunu ortaya koyuyor. Bu uyum sorunu gerçekte Irak özelinde Türk-Amerikan ilkişkileri ile ilgili gibi görünüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’nın Irak’daki varlığından duyduğu kaygıyı, ABD’nin bu düşman unsurların varlığına göz yummaya devam etmesini, Kuzey Irak ve özellikle Kerkük üzerinde Irak Kürtleri’nin siyasi emellerini ve bu hususta ulaştıkları noktayı kaygı verici bulduğunu artık yüksek sesle açıklama ihtiyacı hissediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, hükümetin bu konudaki kararsız tavrından anlaşılan oldukça rahatsız[2].

Mart ayındaki Türk-Amerikan ilişkileri ile ilgili ikinci gelişme Cumhurbaşkanı’nın Suriye gezisi ile ilgili oldu. Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Eric Edelman, Kara Kuvvetleri Komutanı ile aynı gün, çok enteresan bir açıklamada bulunuyor. Bursa’ya yaptığı bir gezi sırasında yine gazetecilerin sorusu üzerine, Türk-Suriye ilişkileri üzerinde ABD’nin kaygılarını dile getiriyor[3]. Edelman’a göre, Türkiye uluslararası camianın Suriye konusundaki beklentilerine cevap vermiyor. Bu açıklama, gerçekte Cumhurbaşkanı Sezer’in Suriye’ye yapmayı planladığı gezi ile ilgili. ABD, Suriye’yi yalnızlaştırma ve baskı altına alma siyasetinde, Lübnan vesilesiyle önemli bir avantaj kazanmış durumda. Psikolojik üstünlüğün ABD’ye geçtiği dönemde, Türkiye’nin Suriye’ye yakın bir tavır içinde görüntü vermesi ABD’yi rahatsız ediyor. Bu tartışmalar arasında Washington’da daha etkili bir göreve geçeceği söylenen Edelman ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan istifa ediyor. Dolayısıyla Büyükelçilik görevini de bırakıyor.

Bu iki gelişme, birincisi Türkiye tarafındaki, ikincisi ABD tarafındaki rahatsızlıkların çok önemli işaretleri. Soğuk Savaş yılları boyunca çok yakın iki müttefik olduğu söylenen Türkiye ve ABD’nin, Soğuk Savaş sonrası bu ayrışması neden ortaya çıkmış olabilir? Sorunun ortaya çıkmasına neden olanlar Irak ve Kürt meselesi. Ancak ABD, Türkiye ile ilgili daha başka kaygılar da taşıyor. Türkiye’nin gelişen koşullara verdiği, çok da planlı olmayan cevaplar ABD’nin Türkiye’ye yönelik kaygılarını daha da artırıyor.

ABD’nin Türkiye’ye yönelik kaygıları ilk olarak, 2000 yılında Dr. Hickok tarafından yayınlanan “Yeni bir Hegemon Doğuyor:Türkiye’nin Değişen Stratejisi ve Askeri Modernleşmesi arasındaki Uçurum” başlıklı makalede ifade edildi[4]. Türkiye’de oldukça tartışılan bu makalenin yazarı Dr. Hickok ABD Hava Kuvvetleri’nde görevli bir Türkiye uzmanı[5]. Hickok, özetle Türkiye’nin askeri modernleşmesinden çok etkilenmiş görünüyor. Hickok’a göre bu modernleşme Türkiye’yi bölgesinde rakipsiz bir askeri güç konumuna taşırken, siyasi olarak Türkiye’nin yönelimi belirsizlik kazanmaya başlıyor. Hickok’a göre bu kadar etkili bir askeri güce sahip olan bir ülke mutlaka “bağımsız bir güvenlik aktörü” (independent security actor) olmak isteyecektir. Türkiye’nin bağımsızlığı, “ABD’nin isteği dışında hareket etme potansiyeli olan devlet” anlamında kullanılıyor. Hickok’un sorusu, Türkiye çok stratejik bir bölgede ABD’nin çıkarlarına zarar verecek adımları ilerde atabilir mi diye bir kaygının ifadesi. Büyük ihtimalle TBMM’de ABD’nin aleyhine sonuçlanan 1 Mart oylaması, ABD karar vericileri tarafından Hickok’un kaygılarını doğrular şekilde algılanıyor. Sonrasında Irak gelişmeleri, Irak’da Kürtlerin tutumu ve ABD’nin desteği ile birleşince bu kaygılar gerçek bir ayrışmaya doğru süratle tarafları taşıyor.

İngiliz Savunma Bakanlığı’nda çalışan Bill Park da Türkiye’ye yönelik kaygılar konusunda iki çalışma yayınlıyor. Park yine Parameters’de yayınlanan ‘Irak Kürtleri ve Türkiye:Amerikan Politikasına yönelik tehditler’ başlıklı makalesinde[6] Türkiye’nin ABD’nin Irak politikasına yönelik eleştirilerini özetledikten sonra, Kuzey Irak’a yönelik Türkiye’nin tarihsel iddiaları olduğu tezini ileri sürüyor. Park öte yandan Irak’ın dağılmasına ve burada üç ayrı devlet kurulmasına yönelik değerlendirmeleri hatırlatıyor ve bu konuda Türkiye’nin öngörülemez çıkışlar yapabileceğini vurguluyor. MERIA’da yayınlanan ‘Stratejik iyi konumlanma, siyasi yanlış konumlanma: Türkiye, ABD ve Kuzey Irak’ başlıklı makalesinde[7] ise 1 Mart kararını hatırlatarak Türkiye’nin ABD ile işbirliği yapmak konusunda isteksiz davranması sonucunda Irak ve Irak Kürtleri sorununun Türk-Amerikan ilişkilerini tehdit ettiği analizini yapıyor.

Türkiye’ye yönelik kaygıları dile getiren makaleler arasından seçtiğim son makale ise Edward J. Erickson tarafından 2004 sonlarında Turkish Studies dergisinde yayınlanan “Bölgesel Hegemon olarak Türkiye-2014:ABD’ye yönelik stratejik sonuçları” başlıklı makale. Erickson Amerikan ordusundan emekli bir yarbay ve Tikrit’teki 4. mekanize tümen komutanının siyasi danışmanı. Erickson da Hickok’un bıraktığı yerden hegemon Türkiye tezini devralıyor. Erickson’a göre Türkiye Soğuk Savaş yıllarında uzak bir kanat ülkesiydi. NATO planlarında merkezi bir önemi yoktu. Bu nedenle Türkiye, Soğuk Savaş yılları boyunca yeterince askeri yardım alamamıştı. Ancak Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin ABD için stratejik önemi çok arttı. Türkiye’nin bu stratejik merkezi konumuna, bir de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin modernleşmesi ve muharebe tecrübesi de eklenince Türkiye çok önemli bir ülke konumuna geldi. Erickson özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ileri savunma ve derin muharebe taktiklerini benimseyip başarıyla uygulamasını önemle vurguluyor. Erickson bu değerlendirmelerden sonra Hickok’un 2000’de yaptığı değerlendirmeye katıldığını ifade ederek, artık Türkiye’nin ‘bağımsız bir güvenlik aktörü’ konumuna geldiğini vurguluyor.

Bu açıklamalardan ben şu sonucu çıkarıyorum. Türkiye’nin ABD’de yarattığı endişe, Türkiye’nin artan askeri gücü ve muharebe yeteneğine karşılık giderek bağımsız davranma eğilimine dayanıyor. Irak bu anlamda bir örnek. ABD Türkiye’nin Batı İttifakı içindeki konumunun değişmesinden endişe ediyor. NATO’nun eski NATO olmadığını, tehdit tanımlamasında önemli bir farklılaşmanın doğmakta olduğunu gören bu uzmanlar, Türkiye’nin geleceği konusunda büyük bir tereddüt yaşıyorlar. Sanırım ABD’nin, Türkiye’nin AB macerasını niye bu kadar istekli şekilde desteklediğini anlamak için bu kaygılara bakmak gerekli. Mart ayındaki yazımda belirttiğim gibi, Türkiye’nin siyasi yörüngesinde bir kayma ortaya çıkabilir mi sorusu şu an ABD siyasi planlamacıları arasında çokca sorulan bir soru. Aslında bu soruyu biz de kendimize sormalıyız. Orgeneral Büyükanıt’ın, Türkiye’nin Irak politikası yok eleştirisi aslında bu daha büyük soruyla yakından ilgili.

* 2005 yılında bir internet dergisinde yayınlanmış olan yazım


[2] Genel Kurmay Başkanı bu konuda ortamı yatıştırmaya yönelik açıklamalar yaptı. Ancak yine de Kara Kuvvetleri Komutanı’nın açıklamaları önemini koruyor.

[5] Assistant Professor of Turkish and Central Asian Studies at the Air War College.

Hasta Adam Hortladı !

Robert Pollock, The Wall Street Journal gazetesinin 16 Şubat 2005 tarihli sayısında bir makale yayınladı. Makale “Avrupa’nın Hasta Adamı- Yeniden” başlığını taşıyordu. Çok uzun zamandır unutmuş olduğumuz bir kavram, bu makale ile yeniden ortalığa çıktı. Hasta Adam, 19.yy ortalarında Osmanlı’nın mirasını paylaşmak arzusuyla yanıp tutuşan Avrupalı güçlerin geliştirdiği bir kavram. Bu kavramın ifade etmeye çalıştığı, Osmanlı’nın çok önemli bir coğrafyayı işgal ettiği, ancak bu coğrafyaya sahip olacak gücü süratle kaybetmekte olduğu. Kırım Savaşı’nın hemen arifesinde Rus Çarı I. Nikola, İngilizler’e Osmanlı’yı tanımlarken “Avrupa’nın hasta adamı” yakıştırmasını kullanıyor. Nikola’nın bu tanımlama ile beklentisi Osmanlı mirasını birlikte paylaşmak için İngilizleri ikna etmek. Nikola İngilizleri ikna konusunda henüz o tarihte başarılı olamıyor, ama “Avrupa’nın hasta adamı” tanımlaması tüm Avrupa’da büyük bir kabul görüyor. İngilizler ise 1870’lerin sonundan itibaren bu hasta adamın zamansız ölümünden korktuklarını ileri sürerek, Osmanlı mirasını Osmanlı ölmeden sahiplenmek için plan ve eylemler içine giriyor.

Açıkçası “Avrupa’nın hasta adamı” bize çok kötü şeyler hatırlatan bir tanımlama. 19.yy emperyalist güçlerinin Osmanlı ülkesine bakışını sembolize ediyor. Radikal gazetesi söz konusu makaleyi 18 Şubat 2005 tarihinde Türkçe’ye çevirip yayınlıyor, ancak ne hikmetse başlığını değiştirip, makale için “Türkiye nereye gidiyor?” diye yeni bir başlık koyuyor. Geçenlerde Pollock bir Türk televizyon haber programında “Avrupa’nın hasta adamı” yakıştırmasının yanlış olduğunu kabul ettiğini ifade ediyor.

Makale, Amerikan Savunma Bakan yardımcısı Douglas Feith’in Türkiye ziyareti sırasında, onunla birlikte Türkiye’ye gelen bu gazeteci tarafından kaleme alınmış. İnsan, bu gazeteci söz konusu makaleyi yazmak için mi Feith ile Türkiye’ye geldi sorusunu sormadan edemiyor. Bir başka deyişle ısmarlama bir makale ile mi karşı karşıyayız? Türk-Amerikan ilişkilerinde bütün göstergeler, ABD’nin Türkiye’deki AKP iktidarından, CHP’nin muhalefetinden ve belki de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaklaşımlarından mutlu olmadığını işaret ediyor. ABD Irak, Suriye, İran konularında Türkiye’den çok şeyler bekliyor. Bekldiklerini bulamadığı gibi, Irak’da tırmanan Irak Kürtleri ve Türkmenler gerginliği, ABD’nin işlerini daha da zora sokuyor. ABD’nin Irak’da şiddet uygulaması ve Irak seçimlerinin Sünni Arapları dışlaması gibi konularda AKP Hükümeti’nin eleştiri okları da ABD’yi oldukça yaralamışa benziyor.

Pollock Türk kamuoyundaki gelişmeleri eleştiriyor gibi yapıyor makalesinde. Ancak makalenin başlığı sorunun çok daha derinde olduğunu gösteriyor. Pollock 50 yıllık özel ilişkiden söz ettikten sonra, 2002 seçimlerine geliyor. Pollock’a göre Türk-Amerikan ilişkilerini önemseyen “merkez partileri” kendi kendilerini yok ettikleri için meydan AKP’nin “sinsi ve kurnaz İslamcılığı’na” kalmış durumda. Pollock’a göre CHP “Atatürk’ün Partisi” olmasına rağmen üstüne düşenleri yapmıyor. Can çekişen bir muhalafet var ve bu muhalefet, özel toplantılarda “ABD’nin farklı şekilde yapabilecek olduğu önemsiz şeylerden sürekli şikayet etmekle” vakit geçiriyor Pollock’a göre.

AKP’den duyulan büyük rahatsızlık kanımca bir şekilde dile getiriliyor. Ancak Pollock neden Türk kamuoyunu hedefliyor? Onun da cevabı makalede verilmiş. “Türk liderleri atıfta bulundukları kamuoyu tavrının tersine döndürülebilir olduğunu anlamalı” diyor Pollock. Anlaşılan bizim Hükümet, ABD’nin eleştirilerine sürekli kamuoyunu bahane ederek karşılık veriyor. Bu kamuoyu bahanesi artık Amerikalıların canını çok sıkmaya başlamış. Pollock makalesini, “Atatürk’ün mirasının büyük bölümünün kaybedilme riski altında olduğunu” belirterek bitiriyor. Burada da büyük ihtimalle Silahlı Kuvvetler’e yönelik bir sitem ve mesaj var.

Benim anlamadığım “Avrupa’nın Hasta Adamı” söylemi neden yeniden hortlatıldı? Herhalde Batılı güçler karşısında Osmanlı’nın düştüğü aciz durum hatırlatılmak isteniyor. Bizden koparsanız başınıza gelecekleri unutmayın deniyor. Makalenin son kısmında Pollock buna da deyinmiş. “Osmanlı haşmetinden geriye kalan hiçbir şey yok. Türkiye kolayca ikinci sınıf ülkelerin safında yerini alabilir: dar kafalı, paranoyak, marjinal” diye devam ediyor. Bu tanımlama aslındabir ” üçüncü dünya ülkesi” tanımlaması. Türkiye Batı’dan kopar ve üçüncü dünyaya yaklaşırsa, yeniden Avrupa’nın hasta adamı konumuna kolayca sürüklenebilir mi demek isteniyor acaba? Buradan, gelişen Türk-Rus ilişkilerinden duyulan rahatsızlığın bir ifadesini anlamak mümkün mü?

Avrupa’nın hasta adamı tehdidinin yeniden ortaya atılması gerçekten çok can sıkıcı. Türkiye yakın çevresinde ABD’nin yaptığı planların bir parçası olmak konusunda direndikçe anlaşılan buna benzer tehditlerle daha çok karşılaşacağız. Türkiye’de aklı başında hiçbir siyasetçi ABD ile açıkça çatışmak istemez. Ama öte yandan ABD ile çatışmamanın bedeli ne? Karşımızda toprak bütünlüğümüzü ve ulusal egemenliğimizi tehdit ettiğini düşündüğümüz bir Sovyetler yok. Bu kez komşularımıza karşı ABD’nin planlarının parçası olmak gerekiyor. ABD’nin algıladığı tehdit ve bulduğu çareler ile Türkiye’nin algıladığı tehdit ve gelişmeleri çözümleme şekli giderek farklılaşıyor. Sorun gerçekte kamuoyu baskısı ile ilgili değil. Bunu Amerikalılar da, bizim Hükümet de çok iyi biliyor. Sorun çok daha derinde.

* 2005 yılında bir internet dergisinde yayınlanmış olan yazım

Sykes-Picot Düzeninin Sonu ve Yeni Maşrek

10 Haziran günü Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’un düştüğü haberleriyle uyandık. Bu ana kadar Suriye’deki faaliyetleriyle gündeme gelen bir örgüt, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD), Musul’u ele geçirmişti. Beklenmeyen bu gelişme, pek çok uzman ve analist için şaşırtıcı oldu. Oysa bu örgüt, Aralık ayından beri Irak’ta eylemlerini yoğunlaştırmış ve Anbar bölgesinde kontrolü sağlamıştı. Üstelik Suriye’de muhalefet içinde yaşanan ayrışma Irak’ta söz konusu da değildi. Ancak IŞİD faktörünü göz ardı ederek Irak Devleti’nin varlığını -Suriye’nin aksine- garanti edilmiş gibi görmeye devam ettik. Bu nedenle de olaylar hızla gelişirken Irak’ta yaşananları tam olarak anlayamadık.

 

Yeni bir siyasal süreç

Musul’un muhaliflerin eline geçmesi ve Bağdat yönünde güneye doğru ilerlemeleri, Türk basınına “terörizm” olarak yansıdı. Musul’da Türk kamyon şoförleri ve konsolosluk çalışanlarının rehin alınması ve rehinelerin serbest bırakılması için fidye istendiği yönünde basında çıkan haberler, terörizm algısını daha da güçlendirdi. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adıyla Türk kamuoyunda tanınan örgütün el-Kaide ile irtibatı ve Suriye iç savaşındaki faaliyetleri bu örgütü bir terörist örgüt olarak tanıtmıştı. Örgüt, her ne kadar zamanla el-Kaide merkezi ile ilişkilerinde sorun yaşasa da, ideolojik olarak ve siyasi-stratejik özellikleri itibariyle hep el-Kaide’nin bölgedeki önemli bir unsuru olarak değerlendirildi. Dolayısıyla Irak’ta yaşanan gelişmeler bu bağlamda anlaşıldı ve yorumlandı.

 

Terörizm, siyasal düzeni devirmeyi amaçlayan görece zayıf bir gücün, siyasi hedefi yönünde kullandığı bir siyasal şiddet yöntemidir. İsyan ve devamında yaşanan iç savaş, siyasal şiddet çalışmaları alanında gelişen akademik yazında terörizm olarak tanımlanmaz. Suriye ve Irak’ta söz konusu olan bir iç savaştır. Merkezî hükümete ve onun siyasi askeri güçlerine isyan etmiş siyasi ve askeri grupların, ülkelerinin büyük bir kısmını devlet otoritesi dışına çıkarmaları hâlidir. Suriye’den sonra Irak’ta da merkezî hükümet, ülkenin önemli bir kısmında yönetme kabiliyetini kaybetmiştir. Bu açıdan bakıldığında, bugün için Suriye ve Irak devletleri söz konusu değildir. Hukuken bu devletler varmış ve merkezî hükümetler bu devletleri temsil ediyormuş gibi davranmak, diplomatik bir duruşun ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Aynı şekilde, Irak ve Suriye’de yaşanan iç savaşı, sadece terörizm çerçevesinde tartışmak da bölgedeki köklü değişimi anlamamızı imkânsızlaştırıyor. Bu siyasi karmaşadan yararlanan ve terörizm yöntemlerini etkili şekilde kullanan IŞİD benzeri grupların bölgedeki varlığı bu gerçeği değiştirmez. Suriye’den sonra Irak’ta da iç savaş koşulları ortaya çıkmıştır. Siyasi açıdan bakıldığında gözlerimizin önündeki gerçek, Suriye ve Irak devletlerinin ortadan kalktığı ve yerine neyin ya da nelerin geçeceğinin henüz netleşmediği bir siyasal kaostur. Söz konusu anarşik ortam, zaman içerisinde bir düzene evirilecek ve kurulacak yeni düzenle Ortadoğu’nun siyasi yapısı şekillenecektir. Ancak bu değişim sürecinin ne kadar süreceğini ve hangi bölgesel, küresel aktörlerin yeni siyasal yapıda belirleyici bir konuma geleceğini bugünden öngörmeye imkân yok. Siyasal süreçler, çok aktörlü dinamik süreçler olduğu gibi, Ortadoğu coğrafyası tarihsel ve sosyolojik nitelikleriyle öngörülemezliği daha da artıran bir özelliğe sahiptir. Bu noktada yapılabilecek tek öngörü, genel olarak Ortadoğu coğrafyasında, özelde ise Suriye ve Irak’ta devrimci bir siyasal sürecin işlemeye başladığıdır. Bu yeni siyasal sürecin temel dinamiğini ise etnik ve dinsel/mezhepsel kimlikler oluşturuyor. Kısacası, bugün Suriye ve Irak, etnik/mezhepsel kimlikler temelinde bir savaş ya da hesaplaşma yaşıyor. Söz konusu devrimci siyasal süreç, etnik/mezhepsel ölçekte yeni bir siyasal coğrafya yaratacaktır. Musul’un düşmesi, sürecin hızlandığını açıkça ortaya koymuştur.

 

Parmağa değil hedefe bakmak

I. Dünya Savaşı’nın Ortadoğu coğrafyasında yarattığı devletler etnik/mezhepsel temellere dayandırılmamıştı. Bu devletlerin İngiliz ve Fransızlar arasındaki siyasi ve ekonomik nüfuz alanları pazarlığı sonucunda oluşturulduğu genel kabul görmüş bir tez. Bu tezin temelinde iseSykes-Picot Anlaşması yer alıyor. Bu anlaşmayla dönemin büyük güçleri İngiltere ve Fransa, Osmanlı sonrası Ortadoğu’yu tasarlamış ve kurmuşlardır. Bu mutabakatın belirleyeni, her iki devletin bölge üzerindeki kontrolünü mümkün olduğunca uzun süre koruyacak bir tasarımın yaşama geçirilmesiydi. Bu nedenle Osmanlı sonrası şekillendirilen siyasal Ortadoğu’da, bölge toplumlarının özellikleri dikkate alınmadı. Tam tersine toplumsal özellikler, bölgede güçlü bağımsız hareket edecek siyasal toplumlar ve devletler oluşmasını engellemek için bilinçli olarak yok sayıldı. Parçalanmış toplumsal yapılar ile otoriter ve meşruiyet zemini zayıf elitlerden müteşekkil devletler kuruldu. Hatta bu meşruiyet temeli zayıf otoriter siyasal elit, sadece dışarıya dayanarak ayakta kalabilecek şekilde kurgulandı. Musul’un düşmesi, kurulan bu düzenin iflah olmaz biçimde dağılmakta olduğunu gösteriyor.

 

Suriye ve Irak’ta gözlemlenen çözülme, siyasal aktörler arasına Sünni Arap, Şii Arap, Alevi Arap ve Kürt kimliklerini dâhil etmiş durumda. Ancak Türkmen kimliği bu siyasal mücadele alanında kayda değer bir ağırlık kazanamadı. Zira ABD Irak’tan çekilirken, Türkmenler Sünni ve Şii olarak bölünmüş, askeri bir bütünlük göstermekten uzak kalmışlardı. Türkmenlerin önemli bir kısmının Şii kimliği etrafında Şii Araplarla hareket edeceği anlaşılmıştı. Türkmenlerin aksine, Kürtlerin uluslaşma süreci içine girdikleri görülüyor. Tarihsel feodal bölünmüşlüklerinden kurtulan Kürtler, Sünni kimlikleri değil milli kimlikleri etrafında bütünleşiyor. Başka bir deyişle Araplar dini/mezhepsel esasta parçalanırken, etnik temelde bir araya gelen Kürtler bu dağılmadan büyük bir avantaj sağlayarak çıkıyor. Toz bulutu dağılıp yeni siyasal coğrafya ortaya çıktığında, büyük ihtimalle petrol alanlarını kontrolü altına almış bir Kürt ulus-devletiyle yüzleşeceğiz. Dünyanın Soğuk Savaş sonrası dönemde belirginleşen yapısı da bu bölgede oluşacak bir Kürt Devleti’ni destekler yönde. Şiiler, Aleviler ve Kürtler arasında sıkışacak ve ekonomik kaynaklardan mahrum kalacak gibi görünen Sünni Arapların ise giderek daha radikalleşeceği ve radikalleştikçe daha da yalnızlaşarak fakirleşeceği öngörülebilir.

 

Suriye ve Irak’ta yaşanan çözülme, Sünni Arapların öncülük ettiği başkaldırmanın bir sonucu. Bu açıdan coğrafyanın asli unsuru olan Sünni Araplar, tüm Ortadoğu’yu derinden etkileyecek bir hamleyle Sykes-Picotdüzenine başkaldırdılar. Ancak bu başkaldırının ilk kaybedeni de yine Sünni Araplar olacak gibi görünüyor. Zira Sünni Araplar, ılımlı unsurlarını tasfiye eden ve radikal bir çizgide herkesi karşısına alan bir siyasal harekete yöneliyor. Kürtler açısından bu başkaldırı çok önemli bir fırsat yaratıyor. Bağımsızlık, çok uzun zamandır hedefledikleri Kerkük petrol bölgeleri üzerinde tam kontrol ve Bağdat’taki Şii hükümetin baskısından kurtulma imkânı… Türkiye ile ilişkilerini düzelten Barzani petrol zengini büyük bir Kürdistan kurmak üzere. Üstelik bu Kürdistan, Türkiye’nin ve Batılı büyük petrol şirketlerinin de tam desteğini sağlamış durumda.

 

Bu kadar büyük ve önemli bir altüst oluş yaşanırken, çözülme sonrası ortaya çıkacak yeni siyasal coğrafyanın çok uzun erimli sonuçları olacakken yalnızca IŞİD’e, terörizme ve rehine krizine odaklanmak, gösterdiği hedefe değil de parmağa bakmak gibi oluyor. Bu noktada Türk kamuoyunun yanlış yönlendirildiği kanaatini taşıyorum. Umarım karar vericilerimiz bu tür bir gaflet içine düşmezler.

 Analist Dergisi Temmuz 2014 sayısında yayınlanmıştır

AKP Demokrasi Söyleminde Samimi mi?

Ben hep davranışların arkasında yatan zihinsel mekanizmaları çelişkilerde ararım. Davranışlarda ya da söylemdeki çelişkiler aktörün zihnindeki hesapları görünür kılar bence. Bu nedenle iyi bir stratejist çelişkileri takip etmeli ve bu çelişkileri anlamlandırmalıdır. Sonra gözlem ve test ve tekrar anlamlandırma. Tutturduğunu düşündüğün zaman izlediğin aktörün zihin haritasını çözmüşsündür. Bundan sonra öngörü yapmak daha kolaydır.AKP’nin demokrasiye ilişkin söylemi ve siyasalarını başından itibaren büyük bir ilgiyle izliyorum. Temel soru hep şu: AKP demokrasi söyleminde samimi mi? 2002’de iktidara geldiği günden beri, Başbakan ısrarla demokrasi talebini dile getiriyor.Küçük bir elitin, halkı küçümsediğini, aşağıladığını ve yok saydığını iddia ediyor. Ezilenlerin sesi ve yumruğu olduğunu söyleyerek, partisi ve kendini bu konuma konuşlandırarak siyasi bir ağırlık arıyor. Başarılı olduğunu teslim etmek gerekir. Başarının göstergesi seçimlerde artan oy oranları.Strateji tutmuş görünüyor: Azınlıktaki kendini beğenmiş elitlerin iktidarına karşı halkın başkaldırısı. Demokrasi söylemi de işte burada önemli bir işlev görüyor. Başbakanın söyleminde demokrasi vurgusu, iktidardan dışlanan alttakilerin başkaldırısıdır. Bir bakıma liberal, bir bakıma sosyalist bir konumlanma. İslam vurgusuyla birlikte Müslüman bir toplumda daha da etkili hale getirilmiş.Ona göre, bu kendini beğenmiş elit hiçbir zaman demokrasi istemedi; çünkü halkın iktidarına karşıydı. O kendi ayrıcalıklarının korunması derdindeydi.  Kısmen doğru. Zaten bu söylem halkta bir karşılık bulmasa, AKP’nin siyasi yükselişi bu kadar hızlı olamazdı. Ancak kısmen dememin nedeni, AKP’nin ne kadar samimi olduğuyla ilgili şüpheme dayanıyor.

Halk iktidardan dışlandığına ilişkin söyleme kredi verdi bu doğru; ama AKP’nin demokrasiyi bunun ötesinde anlayıp uygulama niyetinde olup olmadığı konusu şüpheli. Demokrasi eşittir sandık söylemi bu şüpheyi daha da artırıyor. Bu söylem çelişkinin merkezinde yer alıyor. Demokrasinin esasının sadece seçimlere dayandırılamayacağı aslında açık. Çünkü sandık sadece iktidara gelmek için bir araç. Yoksa iktidarda kalmak ve yönetmek açısından demokratik bir tutumun garantisi değil. Pekala, iktidara demokratik yollarla gelinip, demokrasi ruhuna uymayan uygulamalarda ısrar edilebilir. İktidardan gitmemek için muhalefetin ve azınlıkların sesi ve etkisi yönetici güç kötüye kullanılarak kısılabilir. Tehdit, hatta cezalandırma rutine dönebilir. Sandık bunların hiçbirinin ortadan kalktığının ya da kalkacağının garantisi olamaz.

Topluma, zamana ve mekana göre değişmeyen “evrensel” ve “temel” hakları esas almayan rejimlerin ya da iktidarların demokrasi söylemindeki çelişki tartışmasız şekilde görünürdür aslında. İslami değerlere siyasi olarak sürekli referans veren bir siyasi iktidarın demokrasi söyleminin bu kadar dünyevi ve bu kadar post-modern olması da çelişkinin bir başka boyutu. Demokrasiyi sadece çoğunluğun iradesine eşit görmek ve bunu, yani çoğunlukla ifade edilen iradeyi her türlü ahlaki ve temel değerin üstünde bir ilke olarak tanımlamak çelişkinin ta kendisidir.

Bu tespitleri yapmak sandığı küçümsemek değildir. Sandığı ve seçimleri yok saymak hiç değildir. Bu tespitleri yapmak sandık ve demokrasi söylemi üzerinden siyasi ağırlık arayanların çelişkilerini görmeye ve bu şekilde stratejik zihin haritalarını anlamaya yönelik bir girişimdir. Bu girişimin nedeni de son derece açık. Demokrasinin karşılaşabileceği tehditleri öngörmek.

22.09.2013 tarihinde SBF Blog’da yayınlanmıştır
Poppy-fields

Afganistan Ne İçin Önemli?

Önce Sovyetler, sonra ABD Afganistan’ın kontrolü için doğrudan güç kullandı. Önce Sovyetler, sonra ABD Afganistan’da askeri açıdan başarısız oldu. Sovyetler’in dağılmasında şüphesiz Afgan Savaşı’nın mali ve siyasi sonuçları rol oynadı. ABD’nin de mali ve siyasi açıdan Afganistan’da çok yıprandığı ortada. ABD, Sovyetler’in Afganistan’a hakim olmasını engellemek için Pakistan üzerinden ve Suudi Arabistan’la işbirliği içinde İslamcı gruplara büyük kaynak ve silah aktarmıştı. Şimdi ABD kendi yarattığı bu siyasi/askeri hareket ile mücadeleyi dış politikasının birinci önceliği yapmak zorunda kaldı. Soğuk Savaş sonrasında ABD tüm ilgisini ve çok büyük bir kaynağı bu savaşa ve bu bölgeye ayırıyor. Afganistan merkezli bir mücadele içinde ABD süratle zayıflıyor. Afganistan’ı bu kadar önemli kılan ne? İki süper güç Afganistan’da ne arıyor? Hem de oldukça büyük bir bedel ödemeyi göze alarak.  Afganistan’ın kontrolü ne için bu kadar önemli? Bunun birkaç cevabı olabilir. Cevaplardan biri sanırım afyon üretimi ve ticaretinde. Afganistan’da ilk bakışta herhangi bir doğal kaynak yok. Dağlık ve zor bir coğrafya söz konusu. Etnik ve mezhepsel olarak parçalanmış ve feodal mücadeleler içinde acı çeken bir toplum. Ortada gerçekten bütünlük arz eden bir toplum olduğu bile tartışmalı. Ama öte yandan bu zor ülkede dünya afyon üretiminin %93’ü gerçekleştiriliyor. Afganistan tarımı ve dolayısıyla ekonomisi bu nedenle haşhaş üretimine dayanıyor. Haşhaş ve afyon; konuyu biraz açalım. Eroin, haşhaştan elde edilen afyondan üretilir. Yıllık 4 milyar dolarlık bir ticaretten söz ediyoruz. Afganistan gibi fakir bir ülke için çok büyük bir mali kaynak. Bu kaynağın Afganistan ekonomisi için yaşamsal olduğuna hiç şüphe yok. Ancak ticarete konu olan rakam gerçekte çok daha büyük. Afyon eroine dönüp Amerika ve Avrupa pazarlarında satılmaya başladığında sözünü ettiğimiz mali hacim yılda 60 milyar doları aşıyor. Üstelik bu mali kaynak yasal olmadığı için resmi kayıtların dışında, bankacılık sistemine girmeyen, bavulla dolaşan ve izinin sürülmesi çok zor olan bir mali kaynak. Afganistan giderek eroin imalatı işine de girmiş durumda. Afganistan’da aşiretler ve reisleri (savaş derebeyleri de deniyor) çok güçlü birer afyon üreticisi ve eroin tüccarı durumunda. Bu mali kaynağın devlet dışı silahlı siyasal örgütler ve şebekelerle irtibatlanması ve desteklenecek devlet dışı siyasi/askeri gruba kaynak aktarılması pek çok yerde siyasi hesapları altüst edebilir ve ediyor. Afganistan’ı kontrol eden bu örtülü kaynağı kontrol eder ve giderek önem ve güç kazanan yeraltı siyasal dünyasına hükmeder. Hangi devlet kendine yönelen terörist şebekelerin böyle büyük bir kaynakla beslenmesini kabul edebilir? İngiltere ve ABD’nin çok büyük bedel ödeyerek başlattıkları Helmand Savaşı’nın nedeni de burada saklı. ABD ve Sovyetler’in Afganistan macerasında söz konusu mali kaynağın yanlış ellere geçmesinin önlenmesi amacı söz konusudur. Önce Sovyetler, ABD destekli İslamcı grupların Orta Asya’ya yayılmasını önlemek için girdi Afganistan’a. Dolayısıyla afyon gelirinin bu İslamcı gruplar elinde yarattığı siyasi tehlikeyi ortadan kaldırmak için Afganistan’a hakim olmaya çalıştı. Bugün ise ABD var Afganistan’da. ABD afyon ve eroin geliri ile beslenen Taliban ve küresel cihat peşinde koşan El Kaide için Afganistan’da. ABD, bir zamanlar müttefik olduğu bugün savaştığı grupların eroin gelirini kesmek için Afganistan’da. ABD ile eski müttefiklerinin arasının neden açıldığı ise bir başka konu. Sovyetler bu savaşta başarısız oldu. ABD’nin de Afgan savaşını kazandığını söyleyemeyiz. Afganistan’ın en önemli tarımsal üretimi olan haşhaştan kaynaklanan bu büyük kaynak gelecekte de Taliban ve El Kaide’ye akmaya devam edecek gibi. Sonuçta Afganistan Savaşları da hep devam edecek gibi.

Türkiye-AB İlişkilerinde Gezi Olayları ve Sonrası

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Genişleme Politikası Sorumlusu Stefan Füle, AB çevrelerinde Gezi olaylarının bir sivil toplum hareketi olarak değerlendirildiğini söylüyor. Füle’ye göre, Gezi olayları, Türkiye’de sivil toplumun geliştiğini ve Türk siyasal hayatında etkili olmaya başladığını göstermesi açısından AB ile ilişkileri olumlu etkilemiş durumda. Bu, çok ilginç bir tespit… Zira Türkiye’deki algının tam tersi bir duruma işaret ediyor. Sonuçta AB kulislerinde, Gezi olayları Türk demokrasisi için olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmiş ve demokratikleşme bağlamında hükümetin sert tutumu değil, halkın eğilimi dikkate alınmış görünüyor. Bu haber, AB’nin Türk toplumunu ve siyasetini bir yönüyle hükümetin karar ve davranışlarından ayrı olarak değerlendirmeye başladığını göstermesi açısından yeni ve önemli.

Son İlerleme Raporu kapsamında AB’nin yumuşayan tavrında, hükümetin demokratikleşme paketinin ve yürüttüğü Kürt açılımının Türk toplumunda geçmişe kıyasla daha olumlu karşılanmasının etkisinden de bahsedilebilir. Nitekim bu açılım, AB çevrelerinde pozitif bir etki yaratmışa benziyor. Demokratikleşme paketinin kendisi kadar, bu pakete gelen tepkilerin nispeten daha az olumsuzluk içermesi de dikkate değer ve bu gelişmenin de AB tarafınca değerlendirilme kapsamına alındığı muhakkak.

 

AB’nin demokratikleşme algısı
Gezi olaylarına hükümetin, hatta belki de Başbakan Erdoğan’ın oldukça sert tavır alması, ilk bakışta bu gelişmelerin Türkiye-AB ilişkilerinde bir tıkanma yaratabileceği fikrine yol açmıştı. Hükümetin AB’den Sorumlu Bakanı Egemen Bağış’ın, AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu üyesi Stephan Füle ile girdiği polemik de bu kanaati pekiştirmişti. Bu olay sonrasında Almanya Başbakanı Angela Merkel’in müzakerelerin gelişimiyle ilgili olumsuz bir tutum aldığı gözlerden kaçmadı. Gezi olaylarından görece kısa bir süre sonra AB’nin 22. müzakere başlığı açma kararı alması ve hatta Başbakan’ın “öğrenci evleri” girişimini eleştiren Füle’nin 23. başlığın da açılabileceğine işaret etmesi ilk bakışta çelişkili bir durum olarak algılanmıştı.

Oysa AB karar alıcıları, hükümetin politikalarına verdikleri tepkiyle, genel olarak Türk toplumunun demokratikleşmesi yolundaki gelişmelere verdikleri tepkileri ayırt ettiklerini gösteriyorlar. Bu durumda AB’nin, hükümetin         -demokratikleşme yolundan saptığının işaretçisi olarak okunabilecek- kaygı yaratan söylem ve eylemlerini artık daha az önemsediği tespitini yapmak mümkün. Bir başka açıdan, hükümetin otoriterleşen tutumuna karşın toplumun demokratikleşmekte olduğu söylenebilir. Bu nedenle AB’nin, hükümetle Türk toplumunu, Türk halkının demokratikleşme yönünde harekete geçmiş olması ile Başbakan’ın hızlı ve sert çıkışlarını ayrı değerlendirmeye başladığı da iddia edilebilir.

Bu açıdan aslında Gezi olayları, Türk siyasal yaşamının demokratikleşmesine ve dolayısıyla Türkiye-AB ilişkilerine çok olumlu bir katkı yaptı. Diğer yandan Türk toplumunun demokratikleştiğini ifade eden gerçek bir gösterge oldu. Bu nedenle de Gezi olayları, tüm dünyanın ilgi ve desteğini çekmiş durumda. AB’nin de meseleye bu açıdan yaklaştığı anlaşılıyor. Nitekim AB, gelişen ve Gezi olayları ile iyice görünürlük kazanan Türk sivil toplumu ve buradan yükselen ve güçlenen demokrasi ve özgürlük talebinin de desteklenmesi gerektiğini anlamış gibi görünüyor.

Gezi olayları, sandığı nasıl etkileyeceğinden bağımsız olarak, Türk orta sınıfının, genelde demokratikleşme taleplerine ve AB’nin Türkiye’den demokratikleşme yolunda talep ettiği reformlara olumsuz tavır alma geleneğinde de bir değişime işaret ediyor. Türk siyasal yaşamının demokratikleşmesi de ancak, orta sınıfın, AB yolunda atılan demokratikleşme adımlarını gerçekten sahiplenmesiyle mümkün olabilir.

Konuya bir başka açıdan daha yaklaşılabilir. “Başbakan, Gezi sürecinde geri adım atmayarak, AB yetkililerinden gelen tepkilere bakmayıp kararlı ve sert bir tutum alarak AB’ye net mesajlar vermiştir ve 22. başlığın açılması yönündeki karar da bu net ve kararlı tavrın bir sonucudur,” şeklinde bir değerlendirme yapanlar da olacaktır. Gerçekten de Gezi sürecinde hükümet ile AB ve üye ülke siyasileri arasında yaşanan tüm olumsuzlukların ve buna paralel yeni fasıl açılması konusunda AB’nin aldığı belirsiz kararın ertesinde görece kısa zamanda ortaya çıkan başlık açma kararı, akıllara bu açıklamanın haklılığını getirebilir. Başbakanın burada da dik durduğunu ve sonuç aldığını iddia edenler olabilir.

Türkiye-AB ilişkileri oldukça uzun zamandır Kıbrıs meselesinden dolayı tıkanmıştı. Fransa’nın bir önceki Devlet Başkanı Sarkozy ve Almanya Başbakanı Merkel, Türkiye’nin AB’ye üyelik yolunda mesafe kat etmesini ne pahasına olursa olsun engellemek gibi bir tutum içindeydiler. Hatta bu tıkanmışlığın aşılması neredeyse imkânsız gibiydi. Bu durum yeni başlığın açılma kararını daha da ilginç kılıyor.

 

Tıkanıklığı açan Başbakan’ın sert tavrı mı?
Önümüzdeki dönemde hükümet, büyük ihtimalle söz konusu ikinci nedeni, yani tıkanıklığın Başbakan’ın tavrıyla, dik duruşuyla aşıldığı görüşünü esas alacak. Nitekim Başbakan’ın yeni söylemleri de bu iddiayı destekler nitelikte. Bu tespit, hükümetin AB ile yaşanan her krizde söylemini daha da sertleştirmesine yol açabilir. Bu bakımdan, hükümetin AB ile ilişkilerde daha sert bir tavır göstereceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Öte yandan hükümetin sertleşen tavrının ilişkileri koparma tehlikesi de taşıdığı aşikâr. Avrupa kamuoyunun Türkiye’nin AB üyeliğine hayli olumsuz yaklaştığı gerçeği de bu tehlikeyi pekiştiriyor. Bu bakımdan, Türkiye-AB ilişkileri açısından yakın gelecekte üyelik hedefinin gerçekleşmesini beklemek iyimserlik olur.

Bir yanda tam üyelik hedefinin geçersizliği (en azından yakın gelecekte), öte yandan Avrupa kamuoyundan yükselen (ve yükselecek olumsuz sesler) ve ayrıca hükümetin sertleşen -sertleşmeye de devam edecek gibi görünen- AB söylemi, önümüzdeki dönemde AB ile ilişkilerin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi adına Türkiye’yi büyük güçlükler beklediğine işaret ediyor. Dahası AB’nin ABD ile yürüttüğü serbest ticaret anlaşması görüşmeleri, Türkiye-AB ortaklığını bile tartışmalı hâle getirebilir. Bu bağlamda hükümetten Gümrük Birliği’ni sorgulayan açıklamalar da hâlihazırda gelmeye başladı bile. Bir başka deyişle, yeni bir kriz başlarsa hızla derinleşebilir de…

“Bölgesel Politikalar” başlıklı 22. başlığın açılmış olmasından hareketle, ilişkilerin olumlu yönde seyredeceği yönünde bir beklentiye de girmemek gerekir. Türk toplumunun ve siyasal ya-şamının demokratikleşmesi adına çok büyük aşama kaydedilmiş olmasına rağmen, belki de AB ile ilişkilerin kopma noktasına geldiği bir tehlikeye hiç bu kadar yakın olmamıştık. Nitekim kamuoyunda 22. başlığın açılması ile oluşan iyimserlik, eğer temkinli bir kararlılığa dönüşmezse, yerini hızla büyük bir olumsuzluğa bırakacak gibi görünüyor.

Analist Dergisi Aralık 2013 sayısında yayınlanmıştır