Author Archives: admin

Afganistan Ne İçin Önemli?

Önce Sovyetler, sonra ABD Afganistan’ın kontrolü için doğrudan güç kullandı. Önce Sovyetler, sonra ABD Afganistan’da askeri açıdan başarısız oldu. Sovyetler’in dağılmasında şüphesiz Afgan Savaşı’nın mali ve siyasi sonuçları rol oynadı. ABD’nin de mali ve siyasi açıdan Afganistan’da çok yıprandığı ortada. ABD, Sovyetler’in Afganistan’a hakim olmasını engellemek için Pakistan üzerinden ve Suudi Arabistan’la işbirliği içinde İslamcı gruplara büyük kaynak ve silah aktarmıştı. Şimdi ABD kendi yarattığı bu siyasi/askeri hareket ile mücadeleyi dış politikasının birinci önceliği yapmak zorunda kaldı. Soğuk Savaş sonrasında ABD tüm ilgisini ve çok büyük bir kaynağı bu savaşa ve bu bölgeye ayırıyor. Afganistan merkezli bir mücadele içinde ABD süratle zayıflıyor. Afganistan’ı bu kadar önemli kılan ne? İki süper güç Afganistan’da ne arıyor? Hem de oldukça büyük bir bedel ödemeyi göze alarak.  Afganistan’ın kontrolü ne için bu kadar önemli? Bunun birkaç cevabı olabilir. Cevaplardan biri sanırım afyon üretimi ve ticaretinde. Afganistan’da ilk bakışta herhangi bir doğal kaynak yok. Dağlık ve zor bir coğrafya söz konusu. Etnik ve mezhepsel olarak parçalanmış ve feodal mücadeleler içinde acı çeken bir toplum. Ortada gerçekten bütünlük arz eden bir toplum olduğu bile tartışmalı. Ama öte yandan bu zor ülkede dünya afyon üretiminin %93’ü gerçekleştiriliyor. Afganistan tarımı ve dolayısıyla ekonomisi bu nedenle haşhaş üretimine dayanıyor. Haşhaş ve afyon; konuyu biraz açalım. Eroin, haşhaştan elde edilen afyondan üretilir. Yıllık 4 milyar dolarlık bir ticaretten söz ediyoruz. Afganistan gibi fakir bir ülke için çok büyük bir mali kaynak. Bu kaynağın Afganistan ekonomisi için yaşamsal olduğuna hiç şüphe yok. Ancak ticarete konu olan rakam gerçekte çok daha büyük. Afyon eroine dönüp Amerika ve Avrupa pazarlarında satılmaya başladığında sözünü ettiğimiz mali hacim yılda 60 milyar doları aşıyor. Üstelik bu mali kaynak yasal olmadığı için resmi kayıtların dışında, bankacılık sistemine girmeyen, bavulla dolaşan ve izinin sürülmesi çok zor olan bir mali kaynak. Afganistan giderek eroin imalatı işine de girmiş durumda. Afganistan’da aşiretler ve reisleri (savaş derebeyleri de deniyor) çok güçlü birer afyon üreticisi ve eroin tüccarı durumunda. Bu mali kaynağın devlet dışı silahlı siyasal örgütler ve şebekelerle irtibatlanması ve desteklenecek devlet dışı siyasi/askeri gruba kaynak aktarılması pek çok yerde siyasi hesapları altüst edebilir ve ediyor. Afganistan’ı kontrol eden bu örtülü kaynağı kontrol eder ve giderek önem ve güç kazanan yeraltı siyasal dünyasına hükmeder. Hangi devlet kendine yönelen terörist şebekelerin böyle büyük bir kaynakla beslenmesini kabul edebilir? İngiltere ve ABD’nin çok büyük bedel ödeyerek başlattıkları Helmand Savaşı’nın nedeni de burada saklı. ABD ve Sovyetler’in Afganistan macerasında söz konusu mali kaynağın yanlış ellere geçmesinin önlenmesi amacı söz konusudur. Önce Sovyetler, ABD destekli İslamcı grupların Orta Asya’ya yayılmasını önlemek için girdi Afganistan’a. Dolayısıyla afyon gelirinin bu İslamcı gruplar elinde yarattığı siyasi tehlikeyi ortadan kaldırmak için Afganistan’a hakim olmaya çalıştı. Bugün ise ABD var Afganistan’da. ABD afyon ve eroin geliri ile beslenen Taliban ve küresel cihat peşinde koşan El Kaide için Afganistan’da. ABD, bir zamanlar müttefik olduğu bugün savaştığı grupların eroin gelirini kesmek için Afganistan’da. ABD ile eski müttefiklerinin arasının neden açıldığı ise bir başka konu. Sovyetler bu savaşta başarısız oldu. ABD’nin de Afgan savaşını kazandığını söyleyemeyiz. Afganistan’ın en önemli tarımsal üretimi olan haşhaştan kaynaklanan bu büyük kaynak gelecekte de Taliban ve El Kaide’ye akmaya devam edecek gibi. Sonuçta Afganistan Savaşları da hep devam edecek gibi.

Doğal Haklar ve Çoğulculuk

Hakların sadece kural koyucularca, yasa yapanlarca belirlenebileceği anlayışının hakim olması, doğal hakların dünyamızdan silinmesi sonucunu doğurmuştur. Haklar, bu bağlamda vatandaşlara sadece siyasal toplumlarca verilir ve gerekirse geri alınır. Hakların temeli sözleşmelerdir.  Toplumun genel olarak onay vereceği sözleşmelerle haklar belirlenir. Bu şekilde toplumların haklar üzerindeki hakimiyeti esas kılınırken, her toplumun belli bir tarihsel, kültürel ortamda benimsediği anlayışın aynı ölçüde doğru olduğu ve eşit olarak kabul edilmesi gerektiği sonucu da, bunun doğal bir yansıması olarak doğmuştur. Buna bazıları tolerans ya da çoğulculuk olarak bakmış,
bu değeri siyasal en üst değer olarak kabul etmiş ve taçlandırmıştır. Hakların tarihsel süreç içinde dönemsel koşullar altında belirlenmesi ya da toplumdan topluma ve yerel ölçekte değişen değerler olması algısı çoğulculuk kültürü içinde serpilmiştir. Dönemsel ve yerel koşullara bağlı olarak değişmeyen ve değişmeyecek “evrensel haklar”ın her zaman var olduğu ve siyasal toplumun bu haklar esasında kurulması iddiası, bu bağlamda tartışılır hale gelmiştir.

Türkiye-AB İlişkilerinde Gezi Olayları ve Sonrası

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Genişleme Politikası Sorumlusu Stefan Füle, AB çevrelerinde Gezi olaylarının bir sivil toplum hareketi olarak değerlendirildiğini söylüyor. Füle’ye göre, Gezi olayları, Türkiye’de sivil toplumun geliştiğini ve Türk siyasal hayatında etkili olmaya başladığını göstermesi açısından AB ile ilişkileri olumlu etkilemiş durumda. Bu, çok ilginç bir tespit… Zira Türkiye’deki algının tam tersi bir duruma işaret ediyor. Sonuçta AB kulislerinde, Gezi olayları Türk demokrasisi için olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmiş ve demokratikleşme bağlamında hükümetin sert tutumu değil, halkın eğilimi dikkate alınmış görünüyor. Bu haber, AB’nin Türk toplumunu ve siyasetini bir yönüyle hükümetin karar ve davranışlarından ayrı olarak değerlendirmeye başladığını göstermesi açısından yeni ve önemli.

Son İlerleme Raporu kapsamında AB’nin yumuşayan tavrında, hükümetin demokratikleşme paketinin ve yürüttüğü Kürt açılımının Türk toplumunda geçmişe kıyasla daha olumlu karşılanmasının etkisinden de bahsedilebilir. Nitekim bu açılım, AB çevrelerinde pozitif bir etki yaratmışa benziyor. Demokratikleşme paketinin kendisi kadar, bu pakete gelen tepkilerin nispeten daha az olumsuzluk içermesi de dikkate değer ve bu gelişmenin de AB tarafınca değerlendirilme kapsamına alındığı muhakkak.

 

AB’nin demokratikleşme algısı
Gezi olaylarına hükümetin, hatta belki de Başbakan Erdoğan’ın oldukça sert tavır alması, ilk bakışta bu gelişmelerin Türkiye-AB ilişkilerinde bir tıkanma yaratabileceği fikrine yol açmıştı. Hükümetin AB’den Sorumlu Bakanı Egemen Bağış’ın, AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu üyesi Stephan Füle ile girdiği polemik de bu kanaati pekiştirmişti. Bu olay sonrasında Almanya Başbakanı Angela Merkel’in müzakerelerin gelişimiyle ilgili olumsuz bir tutum aldığı gözlerden kaçmadı. Gezi olaylarından görece kısa bir süre sonra AB’nin 22. müzakere başlığı açma kararı alması ve hatta Başbakan’ın “öğrenci evleri” girişimini eleştiren Füle’nin 23. başlığın da açılabileceğine işaret etmesi ilk bakışta çelişkili bir durum olarak algılanmıştı.

Oysa AB karar alıcıları, hükümetin politikalarına verdikleri tepkiyle, genel olarak Türk toplumunun demokratikleşmesi yolundaki gelişmelere verdikleri tepkileri ayırt ettiklerini gösteriyorlar. Bu durumda AB’nin, hükümetin         -demokratikleşme yolundan saptığının işaretçisi olarak okunabilecek- kaygı yaratan söylem ve eylemlerini artık daha az önemsediği tespitini yapmak mümkün. Bir başka açıdan, hükümetin otoriterleşen tutumuna karşın toplumun demokratikleşmekte olduğu söylenebilir. Bu nedenle AB’nin, hükümetle Türk toplumunu, Türk halkının demokratikleşme yönünde harekete geçmiş olması ile Başbakan’ın hızlı ve sert çıkışlarını ayrı değerlendirmeye başladığı da iddia edilebilir.

Bu açıdan aslında Gezi olayları, Türk siyasal yaşamının demokratikleşmesine ve dolayısıyla Türkiye-AB ilişkilerine çok olumlu bir katkı yaptı. Diğer yandan Türk toplumunun demokratikleştiğini ifade eden gerçek bir gösterge oldu. Bu nedenle de Gezi olayları, tüm dünyanın ilgi ve desteğini çekmiş durumda. AB’nin de meseleye bu açıdan yaklaştığı anlaşılıyor. Nitekim AB, gelişen ve Gezi olayları ile iyice görünürlük kazanan Türk sivil toplumu ve buradan yükselen ve güçlenen demokrasi ve özgürlük talebinin de desteklenmesi gerektiğini anlamış gibi görünüyor.

Gezi olayları, sandığı nasıl etkileyeceğinden bağımsız olarak, Türk orta sınıfının, genelde demokratikleşme taleplerine ve AB’nin Türkiye’den demokratikleşme yolunda talep ettiği reformlara olumsuz tavır alma geleneğinde de bir değişime işaret ediyor. Türk siyasal yaşamının demokratikleşmesi de ancak, orta sınıfın, AB yolunda atılan demokratikleşme adımlarını gerçekten sahiplenmesiyle mümkün olabilir.

Konuya bir başka açıdan daha yaklaşılabilir. “Başbakan, Gezi sürecinde geri adım atmayarak, AB yetkililerinden gelen tepkilere bakmayıp kararlı ve sert bir tutum alarak AB’ye net mesajlar vermiştir ve 22. başlığın açılması yönündeki karar da bu net ve kararlı tavrın bir sonucudur,” şeklinde bir değerlendirme yapanlar da olacaktır. Gerçekten de Gezi sürecinde hükümet ile AB ve üye ülke siyasileri arasında yaşanan tüm olumsuzlukların ve buna paralel yeni fasıl açılması konusunda AB’nin aldığı belirsiz kararın ertesinde görece kısa zamanda ortaya çıkan başlık açma kararı, akıllara bu açıklamanın haklılığını getirebilir. Başbakanın burada da dik durduğunu ve sonuç aldığını iddia edenler olabilir.

Türkiye-AB ilişkileri oldukça uzun zamandır Kıbrıs meselesinden dolayı tıkanmıştı. Fransa’nın bir önceki Devlet Başkanı Sarkozy ve Almanya Başbakanı Merkel, Türkiye’nin AB’ye üyelik yolunda mesafe kat etmesini ne pahasına olursa olsun engellemek gibi bir tutum içindeydiler. Hatta bu tıkanmışlığın aşılması neredeyse imkânsız gibiydi. Bu durum yeni başlığın açılma kararını daha da ilginç kılıyor.

 

Tıkanıklığı açan Başbakan’ın sert tavrı mı?
Önümüzdeki dönemde hükümet, büyük ihtimalle söz konusu ikinci nedeni, yani tıkanıklığın Başbakan’ın tavrıyla, dik duruşuyla aşıldığı görüşünü esas alacak. Nitekim Başbakan’ın yeni söylemleri de bu iddiayı destekler nitelikte. Bu tespit, hükümetin AB ile yaşanan her krizde söylemini daha da sertleştirmesine yol açabilir. Bu bakımdan, hükümetin AB ile ilişkilerde daha sert bir tavır göstereceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Öte yandan hükümetin sertleşen tavrının ilişkileri koparma tehlikesi de taşıdığı aşikâr. Avrupa kamuoyunun Türkiye’nin AB üyeliğine hayli olumsuz yaklaştığı gerçeği de bu tehlikeyi pekiştiriyor. Bu bakımdan, Türkiye-AB ilişkileri açısından yakın gelecekte üyelik hedefinin gerçekleşmesini beklemek iyimserlik olur.

Bir yanda tam üyelik hedefinin geçersizliği (en azından yakın gelecekte), öte yandan Avrupa kamuoyundan yükselen (ve yükselecek olumsuz sesler) ve ayrıca hükümetin sertleşen -sertleşmeye de devam edecek gibi görünen- AB söylemi, önümüzdeki dönemde AB ile ilişkilerin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi adına Türkiye’yi büyük güçlükler beklediğine işaret ediyor. Dahası AB’nin ABD ile yürüttüğü serbest ticaret anlaşması görüşmeleri, Türkiye-AB ortaklığını bile tartışmalı hâle getirebilir. Bu bağlamda hükümetten Gümrük Birliği’ni sorgulayan açıklamalar da hâlihazırda gelmeye başladı bile. Bir başka deyişle, yeni bir kriz başlarsa hızla derinleşebilir de…

“Bölgesel Politikalar” başlıklı 22. başlığın açılmış olmasından hareketle, ilişkilerin olumlu yönde seyredeceği yönünde bir beklentiye de girmemek gerekir. Türk toplumunun ve siyasal ya-şamının demokratikleşmesi adına çok büyük aşama kaydedilmiş olmasına rağmen, belki de AB ile ilişkilerin kopma noktasına geldiği bir tehlikeye hiç bu kadar yakın olmamıştık. Nitekim kamuoyunda 22. başlığın açılması ile oluşan iyimserlik, eğer temkinli bir kararlılığa dönüşmezse, yerini hızla büyük bir olumsuzluğa bırakacak gibi görünüyor.

Analist Dergisi Aralık 2013 sayısında yayınlanmıştır