Yazar arşivleri: admin

11 Şubat Bize Sesleniyor

Türk siyasal tarihinin ve demokrat sağın çok önemli siyasi kurumu Adalet Partisi 11 Şubat 1961’de kuruldu. O dönem, darbe havası daha Türk siyasi semalarındaydı. Kara bulutlar demokrat sağ hareket üzerinden daha ayrılmamıştı. Bu puslu ve gri günlerde bir grup cesur demokrat siyasetçi, Ragıp Gümüşpala’nın liderliğinde bu hareketi sırtlayacak yeni bir siyasi partiyi kurmak üzere 11 Şubat 1961’de dilekçe verdiler.

Dönemin önemli bir gazetesine baktım. 11 Şubat 1961 tarihinde  Adalet Partisi’nin kurulduğuna dair bir satır haber yok. Ama gazete manşetten İşçi Partisi kurulmasına dair gelişmeyi manşetten haber yapmış. 12 Şubat günü ise, yani bir gün sonra gazete manşetten verdiği haberde, Türkiye’de altı yeni parti kurulduğunu duyuruyor. Aralarında sondan ikinci sırada Adalet Partisi’nin adı var. Diğer gazeteler ise Adalet Partisi’nin kuruluşunu haber bile yapmamış.

Peki, o dönemin Adalet Partili genç ve dinamik siyasetçisi Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’ne genel başkan seçilmesi gazetelerde yer almış mı? Bu sorunun cevabı için, gazetelerde liderimiz rahmetli Demirel’in genel başkan seçildiği 28 Kasım 1964 Adalet Partisi kongresiyle ilgili haberleri aradım. Çok az ve yanıltıcı haberlerle devam edildiğini gördüm. Adalet Partisi iktidara, liderimiz Demirel başbakanlığa o kadar yakınken, bu gelişme de yok sayılmış.

Bir siyasi hareket, büyük bir potansiyele sahipse inanın ilk yaptıkları onu görünmez kılmaktır. Hindistan’ı bağımsızlığa taşıyan Gandi de kendi siyasi tecrübesine binaen bu tespitte bulunmuştu. “Önce seni görmezden gelirler…” Bugün içinde bulunduğumuz duruma ne kadar da benziyor. “Birileri” yine merkez sağın siyasi kadrolarını yok sayma, görünmez kılma çabası içinde.

Ama Adalet Partisini ve liderimiz Demirel’i görünmez kılma çabası o zaman halkta bir karşılık bulmadı. O zaman Türk halkı, demokrat sağın yeni siyasi kurumu ve yeni siyasi liderini bağrına bastı. 1965 Ekim ayında, seçim meydanlarında Adalet Partisi ve Süleyman Demirel fırtınası, gazetelerin artık yok sayamayacağı biçimde esmeye başladı.  10 Ekim’de de Adalet Partisi %60’a varan oy oranı ile tek başına iktidar olmuştur. Bugün de, tüm yok sayma çabalarına rağmen, Türk Halkı demokrat sağı bağrına basmaya hazır.

Adalet Partisi’nin 1965’te başlayan iktidarı Türkiye’nin en önemli kalkınma ve demokratikleşme dönemidir. Adalet Partisi’nin ve liderimiz Demirel’in, demokrasi yolunda,  kalkınma yolunda, müreffeh Türkiye için geceli gündüzlü çalışmaları hem Türkiye’nin bir altın çağ yaşamasını sağlamış, hem de Türk halkında güçlü bir siyasi karşılık görmüştür. Bunun sonucu olarak Adalet Partisi ve liderimiz Demirel,  1969 seçimlerinden de siyasi bir zaferle çıkmıştır.

Bu altın dönem, ancak demokrasi karşıtı girişimlerle kesintiye uğratılabilmişti. Siyasi hareketimiz 12 Mart 1971’de yine bir başka darbe ile halka rağmen iktidardan ve hizmet mücadelesinden uzaklaştırılmıştı.

Adalet Partisi geleneği, merkez sağ hareketin atar damarıdır. Bu siyasi kurumun ve liderimiz Demirel’in bu meşakkatli süreç içinde yürüttüğü mücadeleden bugün daha fazla öğrenmeliyiz. Türkiye’nin yine bize çok ihtiyacı var.

AKP Vesayeti

Cumhurbaşkanı hafta sonu konuşmuş ve Başkanlık sisteminden korkanların milli iradeden, milletin tercihlerinden çekindikleri tespitinde bulunmuş. Devamında da Türkiye’deki vesayet odaklarıyla yürüttükleri mücadelenin altını çizmiş.

Bu tespitleri  duyan biri AKP’nin on üç yılı aşkın bir süredir tek başına iktidar olduğunu bilmese belki bu tespitler üzerine bir düşünür, haklı mı acaba diye? 2002 yılı 3 Kasımında %34 oy oranıyla tek başına iktidara gelen bu parti o günden beri, liderinin ağzından hep aynı iddiayı ortaya koyuyor. Türkiye’de milleti dışlayan bir vesayet rejimi var ve bunu yıkabilecek tek güç AKP ve lideri.

Bu iddianın halk nezdinde bir karşılığı olduğu belli.  AKP ve lideri bu siyasi sermayeyi tüketmekten çok korkuyor. Bu sermayeyi siyasi ömürleri boyunca kullanmak için sürekli toplum içinde karşıtlıklar yaratmak peşindeler. Bir bakıma böl ve yönet stratejisi takip ediyorlar. Bu bölme işini de ustaca ya da bir bakıma kurnazca gerçekleştiriyorlar. Her bölünmede, hasmını millet iradesini hiçe sayan, kendisini de buna karşı savaşan konumuna yerleştiriyorlar. İlk günden beri bilinçli bir biçimde toplum sürekli bir iç çatışma ve gerginlik içinde tutuldu. Toplumun iç gerginliği artırılarak sürdürülmeye çalışılan bir tek parti iktidarı. Hatta bu toplumun bölünmesi işinden çıktı devletin bölünmesine doğru da yol aldı. Devlet bugün tam bir iç karmaşa yaşıyor. Dün, “PKK ile mücadele edenler aslında mücadele ediyormuş gibi yapıp, PKK’yı el altından destekleyenlermiş ve onlarla mücadele edenler devletin gerçek çıkarını savunanlarmış” tespiti söz konusuydu. Bunun gereği de yapıldı.  Bugün, “PKK ile mücadele ediyormuş gibi yapanlarla mücadele edenlerin aslında PKK’yı destekleyen gerçek hainler oldukları” sonucuna varıldı. Bu arada ilk başta PKK ile mücadele edenlerin gerçekten PKK ile mücadele ettikleri de ortaya çıktı. Bakalım yarın neler anlaşılacak. Bu arada devlette yaratılan hasar, toplumda olduğu gibi oldukça derin. Devletin içinde herkes birbirinden korkuyor. Ne de olsa bu hesaplaşmanın sonu pek iyi bitmiyor. Her an bir kumpasa gelip ağır bedel ödemek söz konusu olabilir. Herkes çekingen ve pasif bir tutum almış durumda. Yetki ve sorumluluk bir ateş topu gibi elden ele atılıyor.

AKP’nin vesayet düzeni ve milli irade tezleri bugün biraz zayıflamış durumda, çünkü AKP çok uzun zamandır tek parti iktidarı. Bu stratejinin hala işliyor olabilmesi artık AKP’nin ve liderinin gücünden çok muhalefetin olmayışından kaynaklanıyor. AKP ve lideri de bu durumun gayet farkında. Bu durumu korumak için elinden geleni yapıyor.

AKP’nin  siyasi uygulamaları bugün tam anlamıyla bir tek parti zihniyetini yansıtıyor. Tepeden bakan, bağıran, aşağılayan, buyurgan, hesaba çeken, tehdit eden ve hukuku hiçe sayarak cezalandırabilen. En ufak muhalefet girişimine bile tahammülü olmayan bu tek parti zihniyeti aslında yeni bir tür vesayet kurdu; AKP vesayeti. Bu vesayet düzenini örtmek için de yine aynı taktiği uygulamaya koyuyorlar; böl, çatışma çıkar ve kendini vesayet karşıtı şekilde konumlandır. Bir bakıma bu alıştığımız söylemin şu anki amacı AKP vesayetini örtmek. Bir başka deyişle bu sefer savunmaya geçmiş bir AKP var karşımızda; çünkü artık AKP’nin üzerine oturduğu bir müesses nizam söz konusu. Tüm kazananlarıyla ve kazandıklarını kaybetme korkusuyla kazandıklarına daha da sıkıca sarılanlarıyla.

Başkanlık tartışması bu açıdan bakıldığında yeni bir böl yönet stratejisi olarak ortaya çıkıyor. Millet iradesini savunan Başkanlık taraftarları ve milletten korkan başkanlık karşıtları. Cumhurbaşkanı Başkanlık seçimini kazanacağından çok emin bir biçimde bu stratejiyle birkaç kuş vurma peşinde. Bir yandan AKP vesayeti tartışılmayacak, diğer yandan muhalifler vesayetçilikle suçlanacak, en son olarak başarılırsa yürütme tek bir kişide toplanacak. Parlamenter sistemin “ayak bağlarından” kurtulunacak ve Cumhurbaşkanı anayasayı ihlal etme sıkıntısı olmadan partisini de, hükümetini de tek başına yönetebilecek. Bu şekilde bakılınca bana millet iradesinden çok Cumhurbaşkanının tek başına yönetme isteği gibi göründü. Ne dersiniz? Tabii Cumhurbaşkanı eşittir millet iradesi denklemine ikna olmamışsanız.

Cumhurbaşkanının üzerinden atladığı ufak bir ayrıntıyı da ilave edelim. Meclisi de millet seçiyor. Millet iradesi demiştik ya.

Rahmetli Demirel  1991 seçimleri öncesi şöyle demişti:

“Devlet felç durumdadır

Devlet batmıştır

Devlet nüfuzu, siyasi iktidar için kullanılmıştır ve kullanılmaktadır

Yargı bağımsızlığı kalmamıştır

Devletin Çankaya’sı tarafsız olması lazımken, adamakıllı taraf olmuş, parti ve hükümet idaresini ele almıştır

Günlük sıkıntıların nedeni de budur.

Yapacağımız ilk iş devleti  işletmektir, Devleti yenilemektir.

Bana göre yenileşme tepeden tırnağa şarttır.

Yenileşme Çankaya’dan başlayacaktır.

Çankaya milletindir.”

Yeniden “Hür Türkiye” Davası

“Şunu peşinen ifade edeyim ki, demokrasimizi, başkalarında var diye bizim de aldığımız, özendiğimiz için sahip olduğumuz bir meta, kendimizi uydurmaya çalıştığımız bir kalıp telakki etmiyoruz. Demokrasiyi insan olma, hür insan olma hali ile yegâne bağdaşabilir idare sistemi olarak, bir yaşama tarzı olarak tanıyoruz. Temel kaidelerden herhangi birinin feda edilmesi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu prensibiyle, milli irade prensibiyle çatışır. Bu ise demokrasiyi feda etme, terk etmekten başka bir mana taşımaz.  Kaldı ki, bu kaideler, aynı zamanda anayasa hükümleridir.”

12 Mart’ın ağır darbesi ile siyaseten yıpranan ve iktidardan uzaklaştırılan Adalet Partisi’nin toparlanma sürecinde, liderimiz rahmetli Demirel, siyasi arkadaşı rahmetli Yılmaz Ergenekon’dan siyasi hareketin fikirlerini yeniden anlatmak üzere bir çalışma başlatmasını istedi.  Rahmetli Uğur Gümüştekin’in derlediği “Yeni Bir Sosyal Mukaveleye Doğru” başlıklı eser bu çalışmanın sonucu olarak ortaya çıktı. Merkez sağ siyaset ailesinin kendisini, o dönemin ihtiyaçlarına binaen, belki de kendisine tekrar anlattığı, bir iç değerlendirme. Türk merkez sağ hareketinin bir bakıma birikimi, müktesebatı, düsturu. Yukarıdaki paragraf işte bu eserden. Zamanı delen geçen bir mesaj. Bugüne nasıl da ışık tutuyor. Bugün çok vahim bir hale gelen siyasal otoriterlik sorununun karşısında adeta İskenderiye Feneri gibi yükseliyor.

Demokrasi meselesi yine maalesef Türkiye’nin birinci meselesi. İçinde bulunduğumuz dönem, yine Türkiye’de söz söyleme hürriyetinin tehlike altında olduğu, bir başka deyişle  “Hür Türkiye” davasının öncelenmesi gereken bir dönem.

Demirel konuyu çok güzel ifade etmişti zamanında. “Demokrasiyi içine sindiriyorsan, muhalefetin sesini duyurmasına izin vereceksin” demişti.  Bugün demokrasimiz tehlike altında; çünkü muhalefet baskı altında. Muhalefet derken radikal, marjinal, şiddet eğilimli gruplardan söz etmiyorum. Onların da söz söyleme hürriyeti demokrasinin garantisi altında olmalı, ama durum bundan çok daha vahim.

Ana muhalefet partisi hafta sonu büyük kongresini yaptı. Ana muhalefet partisi lideri de bu kongrede siyasi bir konuşma yaptı. Siyasi muhataplarına yönelik ağır siyasi ithamlarda bulundu.  Şaşırdık mı? Hayır ! Görevi bu.  İşi bu. Tam tersine, görevini ve işini iyi yapmadığı yönünde ciddi bir tartışma devam ediyor. Bir demokraside, ana muhalefet partisi lideri siyasi hasımlarına karşı çıktı, söz söyledi diye üzülmemiz mi gerekiyor? Tam tersi bu iş yapılmazsa o siyasal sistemin iç dengesi bozulur. Bir demokrasi siyasi muhalefete, söz söyleme, karşı çıkma imkânını kısıtlarsa orada otoriterleşme kök salar. Muhalefet dönemin koşullarına göre zaman zaman sertleşir, zaman zaman yumuşar; ama muhalefet, siyasi muhataplarına karşı söz söyler ve karşı çıkar.

Siyasi muhatap kimdir? Doğal olarak iktidardır. İktidarla değil de birbiriyle kavga eden muhalefet görevini yerine getirmiş sayılabilir mi? Demokraside muhalefetin görevi, iktidarı takip etmektir. İktidarı denetlemektir. Hele demokrasinin tehdit altında olduğuna ilişkin kanaatler, bugün olduğu gibi artmaya başlamışsa muhalefetin sesini yükseltmesi beklenir. Muhalefetin tüm toplumu kuvvetle ve süratle uyarması istenir. Ana muhalefet partisi lideri de bunu yapmaya çalışmış görünüyor. Partisinin büyük kongresinde, delegelerine ve partililerine seslenirken siyasi muhatabını hedef almış ve ona siyaseten yüklenmiş. Sonuç savcılık soruşturma başlatmış, Cumhurbaşkanı hakaret davası açmış.

Türk Ceza Kanunu’nda Cumhurbaşkanı’na hakaret, suç olarak tanımlanmış. Peki Cumhurbaşkanı’na hakaret suç da bir başkasına hakaret suç değil mi? Öncelikle konu hakarete dair. Siyasette hakaret arzu edilen bir şey değil doğal olarak. Ama her sertleşmeyi hakaret olarak görmek ya da göstermeye çalışmak da biraz topu taca atmak oluyor.

Konunun bir başka yönü, peki Türk Ceza Kanunu Cumhurbaşkanı’na ilişkin niye özel bir düzenleme yapmış. Bu sorunun cevabı da Anayasamızda. Anayasamız Cumhurbaşkanı’nın devletin başı olduğunu saptamış. Bakın hükümetin değil devletin. Cumhurbaşkanı’na, bunun sonucu olarak da Cumhuriyetin ve Milletin birliğini temsil etme görevi vermiş. Anayasamız bununla yetinmemiş, Devletin başı ve devletle milletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanının siyasi partilerle siyasi ilişkisini kesmesini zorunlu kılmış.

Ana muhalefet lideri, partisinin büyük kongresinde iktidarı hedef alırken, oklarını cumhurbaşkanına yöneltti? Niye? Tartışma konusu esasında bu? Çünkü bugünkü Cumhurbaşkanı siyasi partisiyle olan siyasi ilişkisini devam ettiriyor. Seçim mitingi yapıyor, hükümeti idare etmeye çalışıyor, tıpkı bir hükümet başkanı gibi. Bunu da sıkça itiraf ediyor. Bu konuda bir çekincesi yok gibi. Bu durumun anayasanın ihlali anlamına geldiği gerçeği onu pek ilgilendirmiyor. Tam tersi anayasayı yeniden yapma peşinde.

Bir taraftan siyasi parti lideri konumunu fiilen korumaya çalışan bir Cumhurbaşkanı, diğer taraftan ana muhalefet, iktidara yüklenmek için kendisini hedef seçince tarafsız Cumhurbaşkanı. Bence Cumhurbaşkanı bir karar verse iyi olacak.

Liderimiz rahmetli Demirel bir konuşmasında şöyle demişti:

Bunların her şeyi kaide dışı

Türkiye’yi diktatörlüğe taşıyorlar

Biz Cumhuriyeti istiyoruz

Biz Demokrasiyi istiyoruz!

Sykes-Picot Düzeninin Sonu ve Yeni Maşrek

10 Haziran günü Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’un düştüğü haberleriyle uyandık. Bu ana kadar Suriye’deki faaliyetleriyle gündeme gelen bir örgüt, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD), Musul’u ele geçirmişti. Beklenmeyen bu gelişme, pek çok uzman ve analist için şaşırtıcı oldu. Oysa bu örgüt, Aralık ayından beri Irak’ta eylemlerini yoğunlaştırmış ve Anbar bölgesinde kontrolü sağlamıştı. Üstelik Suriye’de muhalefet içinde yaşanan ayrışma Irak’ta söz konusu da değildi. Ancak IŞİD faktörünü göz ardı ederek Irak Devleti’nin varlığını -Suriye’nin aksine- garanti edilmiş gibi görmeye devam ettik. Bu nedenle de olaylar hızla gelişirken Irak’ta yaşananları tam olarak anlayamadık.

 

Yeni bir siyasal süreç

Musul’un muhaliflerin eline geçmesi ve Bağdat yönünde güneye doğru ilerlemeleri, Türk basınına “terörizm” olarak yansıdı. Musul’da Türk kamyon şoförleri ve konsolosluk çalışanlarının rehin alınması ve rehinelerin serbest bırakılması için fidye istendiği yönünde basında çıkan haberler, terörizm algısını daha da güçlendirdi. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adıyla Türk kamuoyunda tanınan örgütün el-Kaide ile irtibatı ve Suriye iç savaşındaki faaliyetleri bu örgütü bir terörist örgüt olarak tanıtmıştı. Örgüt, her ne kadar zamanla el-Kaide merkezi ile ilişkilerinde sorun yaşasa da, ideolojik olarak ve siyasi-stratejik özellikleri itibariyle hep el-Kaide’nin bölgedeki önemli bir unsuru olarak değerlendirildi. Dolayısıyla Irak’ta yaşanan gelişmeler bu bağlamda anlaşıldı ve yorumlandı.

 

Terörizm, siyasal düzeni devirmeyi amaçlayan görece zayıf bir gücün, siyasi hedefi yönünde kullandığı bir siyasal şiddet yöntemidir. İsyan ve devamında yaşanan iç savaş, siyasal şiddet çalışmaları alanında gelişen akademik yazında terörizm olarak tanımlanmaz. Suriye ve Irak’ta söz konusu olan bir iç savaştır. Merkezî hükümete ve onun siyasi askeri güçlerine isyan etmiş siyasi ve askeri grupların, ülkelerinin büyük bir kısmını devlet otoritesi dışına çıkarmaları hâlidir. Suriye’den sonra Irak’ta da merkezî hükümet, ülkenin önemli bir kısmında yönetme kabiliyetini kaybetmiştir. Bu açıdan bakıldığında, bugün için Suriye ve Irak devletleri söz konusu değildir. Hukuken bu devletler varmış ve merkezî hükümetler bu devletleri temsil ediyormuş gibi davranmak, diplomatik bir duruşun ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Aynı şekilde, Irak ve Suriye’de yaşanan iç savaşı, sadece terörizm çerçevesinde tartışmak da bölgedeki köklü değişimi anlamamızı imkânsızlaştırıyor. Bu siyasi karmaşadan yararlanan ve terörizm yöntemlerini etkili şekilde kullanan IŞİD benzeri grupların bölgedeki varlığı bu gerçeği değiştirmez. Suriye’den sonra Irak’ta da iç savaş koşulları ortaya çıkmıştır. Siyasi açıdan bakıldığında gözlerimizin önündeki gerçek, Suriye ve Irak devletlerinin ortadan kalktığı ve yerine neyin ya da nelerin geçeceğinin henüz netleşmediği bir siyasal kaostur. Söz konusu anarşik ortam, zaman içerisinde bir düzene evirilecek ve kurulacak yeni düzenle Ortadoğu’nun siyasi yapısı şekillenecektir. Ancak bu değişim sürecinin ne kadar süreceğini ve hangi bölgesel, küresel aktörlerin yeni siyasal yapıda belirleyici bir konuma geleceğini bugünden öngörmeye imkân yok. Siyasal süreçler, çok aktörlü dinamik süreçler olduğu gibi, Ortadoğu coğrafyası tarihsel ve sosyolojik nitelikleriyle öngörülemezliği daha da artıran bir özelliğe sahiptir. Bu noktada yapılabilecek tek öngörü, genel olarak Ortadoğu coğrafyasında, özelde ise Suriye ve Irak’ta devrimci bir siyasal sürecin işlemeye başladığıdır. Bu yeni siyasal sürecin temel dinamiğini ise etnik ve dinsel/mezhepsel kimlikler oluşturuyor. Kısacası, bugün Suriye ve Irak, etnik/mezhepsel kimlikler temelinde bir savaş ya da hesaplaşma yaşıyor. Söz konusu devrimci siyasal süreç, etnik/mezhepsel ölçekte yeni bir siyasal coğrafya yaratacaktır. Musul’un düşmesi, sürecin hızlandığını açıkça ortaya koymuştur.

 

Parmağa değil hedefe bakmak

I. Dünya Savaşı’nın Ortadoğu coğrafyasında yarattığı devletler etnik/mezhepsel temellere dayandırılmamıştı. Bu devletlerin İngiliz ve Fransızlar arasındaki siyasi ve ekonomik nüfuz alanları pazarlığı sonucunda oluşturulduğu genel kabul görmüş bir tez. Bu tezin temelinde iseSykes-Picot Anlaşması yer alıyor. Bu anlaşmayla dönemin büyük güçleri İngiltere ve Fransa, Osmanlı sonrası Ortadoğu’yu tasarlamış ve kurmuşlardır. Bu mutabakatın belirleyeni, her iki devletin bölge üzerindeki kontrolünü mümkün olduğunca uzun süre koruyacak bir tasarımın yaşama geçirilmesiydi. Bu nedenle Osmanlı sonrası şekillendirilen siyasal Ortadoğu’da, bölge toplumlarının özellikleri dikkate alınmadı. Tam tersine toplumsal özellikler, bölgede güçlü bağımsız hareket edecek siyasal toplumlar ve devletler oluşmasını engellemek için bilinçli olarak yok sayıldı. Parçalanmış toplumsal yapılar ile otoriter ve meşruiyet zemini zayıf elitlerden müteşekkil devletler kuruldu. Hatta bu meşruiyet temeli zayıf otoriter siyasal elit, sadece dışarıya dayanarak ayakta kalabilecek şekilde kurgulandı. Musul’un düşmesi, kurulan bu düzenin iflah olmaz biçimde dağılmakta olduğunu gösteriyor.

 

Suriye ve Irak’ta gözlemlenen çözülme, siyasal aktörler arasına Sünni Arap, Şii Arap, Alevi Arap ve Kürt kimliklerini dâhil etmiş durumda. Ancak Türkmen kimliği bu siyasal mücadele alanında kayda değer bir ağırlık kazanamadı. Zira ABD Irak’tan çekilirken, Türkmenler Sünni ve Şii olarak bölünmüş, askeri bir bütünlük göstermekten uzak kalmışlardı. Türkmenlerin önemli bir kısmının Şii kimliği etrafında Şii Araplarla hareket edeceği anlaşılmıştı. Türkmenlerin aksine, Kürtlerin uluslaşma süreci içine girdikleri görülüyor. Tarihsel feodal bölünmüşlüklerinden kurtulan Kürtler, Sünni kimlikleri değil milli kimlikleri etrafında bütünleşiyor. Başka bir deyişle Araplar dini/mezhepsel esasta parçalanırken, etnik temelde bir araya gelen Kürtler bu dağılmadan büyük bir avantaj sağlayarak çıkıyor. Toz bulutu dağılıp yeni siyasal coğrafya ortaya çıktığında, büyük ihtimalle petrol alanlarını kontrolü altına almış bir Kürt ulus-devletiyle yüzleşeceğiz. Dünyanın Soğuk Savaş sonrası dönemde belirginleşen yapısı da bu bölgede oluşacak bir Kürt Devleti’ni destekler yönde. Şiiler, Aleviler ve Kürtler arasında sıkışacak ve ekonomik kaynaklardan mahrum kalacak gibi görünen Sünni Arapların ise giderek daha radikalleşeceği ve radikalleştikçe daha da yalnızlaşarak fakirleşeceği öngörülebilir.

 

Suriye ve Irak’ta yaşanan çözülme, Sünni Arapların öncülük ettiği başkaldırmanın bir sonucu. Bu açıdan coğrafyanın asli unsuru olan Sünni Araplar, tüm Ortadoğu’yu derinden etkileyecek bir hamleyle Sykes-Picotdüzenine başkaldırdılar. Ancak bu başkaldırının ilk kaybedeni de yine Sünni Araplar olacak gibi görünüyor. Zira Sünni Araplar, ılımlı unsurlarını tasfiye eden ve radikal bir çizgide herkesi karşısına alan bir siyasal harekete yöneliyor. Kürtler açısından bu başkaldırı çok önemli bir fırsat yaratıyor. Bağımsızlık, çok uzun zamandır hedefledikleri Kerkük petrol bölgeleri üzerinde tam kontrol ve Bağdat’taki Şii hükümetin baskısından kurtulma imkânı… Türkiye ile ilişkilerini düzelten Barzani petrol zengini büyük bir Kürdistan kurmak üzere. Üstelik bu Kürdistan, Türkiye’nin ve Batılı büyük petrol şirketlerinin de tam desteğini sağlamış durumda.

 

Bu kadar büyük ve önemli bir altüst oluş yaşanırken, çözülme sonrası ortaya çıkacak yeni siyasal coğrafyanın çok uzun erimli sonuçları olacakken yalnızca IŞİD’e, terörizme ve rehine krizine odaklanmak, gösterdiği hedefe değil de parmağa bakmak gibi oluyor. Bu noktada Türk kamuoyunun yanlış yönlendirildiği kanaatini taşıyorum. Umarım karar vericilerimiz bu tür bir gaflet içine düşmezler.

 Analist Dergisi Temmuz 2014 sayısında yayınlanmıştır

Rejimi Demokratik Yapan İktidar Değil Muhalefettir

 

AKP’nin belki de en büyük başarısı hatalarını örtme kabiliyetinde. Hatırlarsanız bir zamanlar komşularla sıfır sorun politikası söz konusuydu. Dışişleri Bakanı (bugün Başbakan) devrimci bir keşifle sorunların aslında Türk Devleti’nin komşuları ötekileştiren kimliğinde yattığını ortaya çıkarmış ve bu kimliği dönüştürünce bir anda Türkiye’nin İsviçre gibi bir siyasi coğrafyaya taşınacağına gerçekten inanmıştı. Romantiklerin en temel sorunu da budur zaten. İnanmak istediğine inanmak, sanki gerçekmiş gibi. İşin daha kötüsü dışarıdan esen güçlü destek rüzgarlarının da yardımıyla, özellikle Türk aydınlarının önemli bir kısmını da inandırdı. Ona göre sorun, Türk Devleti’nin kimliğindeydi çözüm de bu kimliğin dönüştürülmesinde; sonuç tam bir başarısızlık. Amasız, fakatsız ve tereddütsüz bir başarısızlık nokta ! Bu başarısızlığın fikir mimarı ve müteahhidi siyasi olarak ödüllendirildi.

Yine bir dönem başka bir keşif söz konusuydu. Tüm siyasi kötülükler TSK’dan kaynaklanıyordu. Türkiye iyi işlemeyen bir demokrasiydi; çünkü ordu izin vermiyordu. Darbe tehlikesi içinde Türkiye ekonomik ve siyasi olarak geri gidiyordu. Çözüm darbecilerin temizlenmesi, ne pahasına olursa olsun ve gerekirse hukukun sınırları zorlanarak. Operasyonlar yapıldı, tutuklamalar, basın üzerinden büyük bir kampanya, yargılamalar ve mahkumiyetler. Aydınların önemli bir kısmı da bu konuda ikna edildi. Sonraki gelişmeler tehlikenin başka merkezden kaynaklandığını görünür kılınca, birden yanlış yapıldığına karar verildi. Bu sefer önceki müttefikler öteki olmuştu. Sonuçta yanlış tespit, yanlış çözüm formülleri ve yine tam bir siyasi; ama bu sefer aynı zamanda hukuki fiyasko ! Bu politikanın esas savunucusu Başbakan da bugün Cumhurbaşkanı. Bu kadar, görece kısa zamanda, 180 derece dönüş yapıp dosdoğru durduğunu iddia etmek daha üzücüsü de ikna etmek.

Saymakla bitmez. Diğerlerini başka yazılara saklamak lazım; ama geldiğimiz aşamada AKP’nin aynı durumunu Kürt Politikasında da gözlemlemek mümkün. Aslında PKK diye bir sorun yoktu. Devlet ve devletin milliyetçi kimliği bu sorunu yaratıyordu. Türk Devletinin kimliği ile oynayınca PKK kendiliğinden yok olacaktı. Barış süreci, kardeşlik süreci, demokratikleşme, Türkiyelileşme….. Geldiğimiz aşama yine aynı.

Siyasette yanlış yapılabilir. Tecrübesiz bir siyasi kadro bazı şeyleri okuyarak değil, yaşayarak ve yaşatarak da öğrenebilir, ama siyasi başarısızlığın siyasi cezası olması gerekir. İyi bir demokrasi siyasi başarısızlıkları siyasi olarak cezalandırma yeteneği olan bir siyasal sistemdir. Siyasal başarısızlıkların siyasal sonuçları olmazsa siyasal sistem krize doğru sürüklenir. Siyasal başarısızlıklar, propaganda makinesi işletilerek örtülmeye çalışılır ve giderek baskılar artırılarak muhalefetin ortaya çıkması önlenmeye çalışılırsa demokratik ortamdan süratle uzaklaşılır. Yapılan hatalara bakmak ve ders çıkarmak doğal olanıdır. Maalesef AKP siyasi kadroları bu olgunluktan çok uzak. Ne pahasına olursa olsun iktidar peşindeler ve bunu hala “Yeni Türkiye ideali” diye anlatmaya çalışıyorlar. Belki de lider kadrosu buna gerçekten inanıyor, gerçeklerden bu kadar kopmuş bir aşırı özgüven. Başkanlık her sorunu çözer söylemi. Bu konuda da bir yazı yazabiliriz.

Sorunun kaynağında aslında merkez sağın yok olması yatıyor. AKP Türk siyasetinde giderek kontrolü kaybediyor ve kontrolü kaybettiği gerçeğini kabullenmek yerine baskıları artırarak bu durumu telafi etmeye çalışıyor. Rahmetli Demirel Kasım 1987 seçimlerinden sonra “Rejimi demokratik yapan iktidar değil muhalefettir” demişti. Ne güzel demiş! Gelin de bunu AKP siyasi kadrolarına, liderliğine anlatın. Ne mümkün! AKP çıkışı sağ siyaset üzerindeki hegemonyasını tahkim etmekte görüyor. Lider transferleri, büyüme potansiyeli olan küçük sağ partiler üzerinde artan baskılar. Gerçek bir sağ siyasi alternatif siyasal sistemin içinde gelişemiyor ve bu durumu daha da ağırlaştırıyor. Hata yapanlar kendilerini sorgulama ihtiyacını hissetmiyorlar. Düşünün HDP Kürt milliyetçisi olmayanların bir kısmı için bile bir dönem siyasi umut olmuştu. Siyasi açıdan düşülen alternatifsizliğe bakın.

AKP Demokrasi Söyleminde Samimi mi?

Ben hep davranışların arkasında yatan zihinsel mekanizmaları çelişkilerde ararım. Davranışlarda ya da söylemdeki çelişkiler aktörün zihnindeki hesapları görünür kılar bence. Bu nedenle iyi bir stratejist çelişkileri takip etmeli ve bu çelişkileri anlamlandırmalıdır. Sonra gözlem ve test ve tekrar anlamlandırma. Tutturduğunu düşündüğün zaman izlediğin aktörün zihin haritasını çözmüşsündür. Bundan sonra öngörü yapmak daha kolaydır.AKP’nin demokrasiye ilişkin söylemi ve siyasalarını başından itibaren büyük bir ilgiyle izliyorum. Temel soru hep şu: AKP demokrasi söyleminde samimi mi? 2002’de iktidara geldiği günden beri, Başbakan ısrarla demokrasi talebini dile getiriyor.Küçük bir elitin, halkı küçümsediğini, aşağıladığını ve yok saydığını iddia ediyor. Ezilenlerin sesi ve yumruğu olduğunu söyleyerek, partisi ve kendini bu konuma konuşlandırarak siyasi bir ağırlık arıyor. Başarılı olduğunu teslim etmek gerekir. Başarının göstergesi seçimlerde artan oy oranları.Strateji tutmuş görünüyor: Azınlıktaki kendini beğenmiş elitlerin iktidarına karşı halkın başkaldırısı. Demokrasi söylemi de işte burada önemli bir işlev görüyor. Başbakanın söyleminde demokrasi vurgusu, iktidardan dışlanan alttakilerin başkaldırısıdır. Bir bakıma liberal, bir bakıma sosyalist bir konumlanma. İslam vurgusuyla birlikte Müslüman bir toplumda daha da etkili hale getirilmiş.Ona göre, bu kendini beğenmiş elit hiçbir zaman demokrasi istemedi; çünkü halkın iktidarına karşıydı. O kendi ayrıcalıklarının korunması derdindeydi.  Kısmen doğru. Zaten bu söylem halkta bir karşılık bulmasa, AKP’nin siyasi yükselişi bu kadar hızlı olamazdı. Ancak kısmen dememin nedeni, AKP’nin ne kadar samimi olduğuyla ilgili şüpheme dayanıyor.

Halk iktidardan dışlandığına ilişkin söyleme kredi verdi bu doğru; ama AKP’nin demokrasiyi bunun ötesinde anlayıp uygulama niyetinde olup olmadığı konusu şüpheli. Demokrasi eşittir sandık söylemi bu şüpheyi daha da artırıyor. Bu söylem çelişkinin merkezinde yer alıyor. Demokrasinin esasının sadece seçimlere dayandırılamayacağı aslında açık. Çünkü sandık sadece iktidara gelmek için bir araç. Yoksa iktidarda kalmak ve yönetmek açısından demokratik bir tutumun garantisi değil. Pekala, iktidara demokratik yollarla gelinip, demokrasi ruhuna uymayan uygulamalarda ısrar edilebilir. İktidardan gitmemek için muhalefetin ve azınlıkların sesi ve etkisi yönetici güç kötüye kullanılarak kısılabilir. Tehdit, hatta cezalandırma rutine dönebilir. Sandık bunların hiçbirinin ortadan kalktığının ya da kalkacağının garantisi olamaz.

Topluma, zamana ve mekana göre değişmeyen “evrensel” ve “temel” hakları esas almayan rejimlerin ya da iktidarların demokrasi söylemindeki çelişki tartışmasız şekilde görünürdür aslında. İslami değerlere siyasi olarak sürekli referans veren bir siyasi iktidarın demokrasi söyleminin bu kadar dünyevi ve bu kadar post-modern olması da çelişkinin bir başka boyutu. Demokrasiyi sadece çoğunluğun iradesine eşit görmek ve bunu, yani çoğunlukla ifade edilen iradeyi her türlü ahlaki ve temel değerin üstünde bir ilke olarak tanımlamak çelişkinin ta kendisidir.

Bu tespitleri yapmak sandığı küçümsemek değildir. Sandığı ve seçimleri yok saymak hiç değildir. Bu tespitleri yapmak sandık ve demokrasi söylemi üzerinden siyasi ağırlık arayanların çelişkilerini görmeye ve bu şekilde stratejik zihin haritalarını anlamaya yönelik bir girişimdir. Bu girişimin nedeni de son derece açık. Demokrasinin karşılaşabileceği tehditleri öngörmek.

22.09.2013 tarihinde SBF Blog’da yayınlanmıştır

AKP için Rüzgar Karşıdan Esmeye Başladı

Barry Buzan ve Thomas Diez 1999 tarihli makalelerinde “Eski Oyun” sona erdi diyordu. Türkiye ve Batı arasında Soğuk Savaş yıllarında oynanan bir oyun. Türkiye batılı değerleri benimsermiş gibi yapacak, Batı,Türkiye Batı’ya aitmiş gibi davranacaktı. Sovyetlerin askeri ve ideolojik tehdidi altında oynanan bir oyun. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bu oyun sona erdirildi. Türkiye ilk 1997 Lüksemburg Zirve kararlarıyla bu gerçekle yüzleşti. Büyük bir şok. Avrupa Birliği Türkiye’den gerçek anlamında demokratikleşme talep ediyordu. Bu olmadan bırakın AB üyeliğini, Batı’lı olarak kabul edilmek bile riske girmişti.

Merkez Solun efsane lideri Bülent Ecevit bu yeni yapısal rüzgarları ilk farkeden liderdi. 1999 Helsinki Zirvesi öncesinde Ecevit Avrupa Birliği’ne önemli taahhütte bulundu. Helsinki Zirvesi kararlarıyla birlikte yeni bir zemin ortaya çıktı. Bu zeminde çok kritik demokratikleşme adımları atıldı. Maalesef Ecevit’in ömrü bu süreci ileri götürmek için vefa etmedi.

Bu kritik eşikte, Soğuk Savaş sonrası dönemin yapısal rüzgarlarını doğru okuyan ve bundan siyasi olarak en çok yararlanan bir diğer kişi Recep Tayyip Erdoğan oldu. Vaşington, Londra, Paris, Berlin ve diğer başkentlerde bir dizi temas ve dönemin ruhuna uygun bir söylem. Erdoğan yeni kurulan AKP ile rüzgarı arkasına almayı bildi. Avrupa Birliği süreciyle, partisinin siyasal yükselişini paralel kılmayı başardı. AKP ve Erdoğan içerde ve dışarda liberal çevrelerin tam desteğini sağladı. İslamcı gelenekten gelen bir siyasal kadro için önemli bir hamleydi. Bu hamle yeni bir modeli işaret ediyordu: Ilımlı islam modeli. Dini anlamda muhafazakar ama siyasal açıdan liberal bir hareket.     Bu ne kadar mümkün? AKP ve Erdoğan içerde ve dışarda liberal çevreleri buna ikna etmeyi başardı. Türkiye’nin demokratikleşmesinin, dolayısıyla İslam dünyasına örnek olacak yeni modelin önündeki engelin eski elit ve onun katı ideolojisi olduğu düşüncesi üzerine yeni bir hareket ve geniş bir koalisyon yarattı.

AKP’nin Avrupa Birliği sürecinde yaptığı reformlarla ortaya çıkardığı deneyim hem Batı’nın desteğini sağladı, hem de sonuçları itibariyle Batı tarafından dikkatle izlendi. Bir bakıma bir laboratuvar çalışması. El Kaide tipi zararlı Sünni İslamcılara ve İran merkezli Şii İslamcılara karşı Batı’yla ve liberal değerlerle uyumlu Ilımlı İslam deneyi. Arap Baharı bu deneyin sonuçlarının başka Orta Doğu ülkelerinde de desteklenmesi olarak da okunabilir.

Bugün söz konusu tablo büyük oranda değişmiş görünüyor. AKP ve Ilımlı İslam modeline yönelik tereddütler Batı’da artmış durumda. Arap Baharı ülkelerinde Ilımlı İslam iktidarlarının kazanımları birer birer yok oluyor. Doğal olarak AKP ve Erdoğan bu gelişmeyi Batı kaynaklı bir tehdit olarak okuyor.
Ne olduda AKP’yi ve Ilımlı islam modelini yaratan yapısal rüzgarlar yön değiştirdi? Başbakan söz konusu yapısal dinamikleri erken farkedip bundan yararlanmayı bildiği için, rüzgarın karşıdan esmeye başladığını da hemen anladı. Bu nedenle bir telaş ve endişe söz konusu.

Sanırım iki temel nedenle bu değişimi açıklayabiliriz. Bunlardan ilki Ilımlı İslam modelinin umulduğu şekilde demokratikleşmeyi getirmeyebileceğine ilişkin  bir kaygı. Bir tür yeni otoriterliğin yerleşmekte olduğuna ilişkin tespitlerin artması. Diğer neden ise Yeni Osmanlıcılık olarak tanımlanan Orta Doğu siyasetinin Batı karşıtı bir gelişme olarak değerlendirilmeye başlanması. Bu iki gelişme rüzgarların yönünü değiştirmiş görünüyor. AKP artık fırtınalı denizlerde rüzgara karşı yol almak durumunda. Ama öte yandan bu gemi Türkiye’nin ta kendisi. Dolayısıyla Türkiye ve Türk siyaseti için de daha zor ve fırtınalı bir dönem söz konusu olacak gibi.

30.08.2013 tarihinde SBF Blog’da yayınlanmıştır

 

Düzen Yapı İlişkisi

Düzen kavramına geçmeden önce bütün ve parça ilişkisine bakmak gerekir. Bütün parçaların basit bir toplamı mıdır? Parçanın bütünden ayrı bir anlamı var mıdır? Strauss, “Parçanın anlamı bütünün içinde anlaşılır” derken, aynı zamanda bütünün sadece parçaların toplamı olmadığını, parçaların biraraya geliş şekli, dizilişi ya da düzenlenişinin de bütünün anlamını ifade ettiğini de önemle vurgulamıştır. Dolayısıyla bütün anlamını, parçaların düzenlenişinde, öte yandan parça da anlamını, bütünün içindeki konumunda bulur. Burada bütünün ve parçanın amacını anlamanın, bütün ve parçayı anlamak için ne kadar önemli olduğunu da ifade etmek gerekir. Bu anlam en temelde düzenleniş ilkesinde kendini gösterir.

Strauss herbir varlığın ortaya çıkışının kendine ait bir nedene dayandığını vurgular. Bütünün amacı, ortaya çıkış nedeni, parçaların düzenlenişini de belirleyen temel ilkedir. Parçanın konumu, onun bütünün amacına ulaşması için yerine getirmesi gereken işlevde belirlenir.

İhtiyaç, parça açısından bütünü amacına götürecek süreçte kendine düşen payın ya da işlevin yerine getirilmesi zorunluluğudur. Bu zorunluluk yerine getirilmezse işlev kaybolur ve sonuçta zamanla parça da bundan etkilenir. Sonuçta işlev kaybeden parça bütün içindeki konumunu da yitirir.

Bütünün düzeni,  parçaların bütünün içinde ve onun amacına doğru ortaya çıkan ihtiyaçları görecek işlevleri yerine getirecek şekilde dizilişidir.

Siyasete sadece parça açısından bakılırsa bu Realistlerin işaret ettiği gibi hazların peşinden koşmak olarak anlaşılabilir, ki bu hazlar ihtiyaç kanallarında anlam bulurlar. Siyasete bütün açısından bakarsak bir amaca doğru parçaların düzenlenmesini sağlamak ya da bir düzen kurabilmek ya da bütün olabilmektir.

Bir bütünü inceliyoruz. Toplum, devletler sistemi, ya da başka bir bütün ya da bütün olarak kabul ettiğimiz, edeceğimiz bir başka şey. İlk olarak eğilimimiz incelenen bütünü ayrılabilir parçalar halinde görmektir. Bu durumda hemen bütünü parçalarına ayırmaya çalışırız. En azından teorik olarak. Algılamamızı kolaylaştırmak için. Sonra parçaların özelliklerini anlamaya çalışırız. Sonra da parçaların birbiriyle etkileşimini anlamaya çalışırız. Bu yaklaşımımız parçaların bütünü oluşturduğundan kaynaklanan bir kabule dayanır. Ya da parçalar toplamı (parçalar + parçalar arası ilişkiler ya da parçaların etkileşimi) = bütün

Bütünü anlamak için,  parçalar toplamına bakmak yetersiz olabilir mi? Bütün parçalar toplamından ibaret olmayabilir mi? Bütünü var eden başka bir şey daha var mıdır? Parçaların özellikleri ve etkileşimi dışında bir şey daha bütünü etkiler mi ya da belirler mi?

Parçaların düzenlenişi ya da ilişkilenişi bütünün bir başka unsurudur. Parçaların düzenlenişi, düzenleyicinin bütünü var ederken parçaları düzenleyiş şeklidir. Bu düzenleyiş ya da düzenleniş parçaların etkileşiminden bağımsızdır ve üstelik parçalar arası etkileşimi belirler. Hatta zamanla parçaların özelliklerini de etkiler ve değiştirir. Düzenleniş bütünün ana unsurudur. Buna yapı da diyebiliriz.

Yapı, düzenleyicinin bütünü var ederken parçaları düzenleyiş esasıdır. Bir başka açıdan ise parçaların düzenlenişinin esası, ilkesidir. Yapı mutlaka bir düzenleyicinin iradesine dayanmak zorunda da değildir. Yapı parçaların etkileşimi içinde oluşup parçalardan bağımsızlaşabilir. Parçaların özelliklerini ve etkileşimini bu özellikler ve etkileşimden etkilenmeden belirlemeye veya etkilemeye başlayabilir. Bir başka deyişle bir düzen düzenleyicisiz de var olabilir.

Eğer parçaların düzenlenişi, bütünün çıktılarını belirliyorsa, araştırmacı parçaların özelliklerini ve birbiriyle etkileşimini inceleyerek çıktıları neyin belirlediğini anlayamaz, ya da doğru anlayamaz. Parçaların tamamen dışında bir şey parçaların işleyişini sınırlandırır. Buna yapı diyebiliriz.

Yapı parçaların hareketini sınırlandıran bir etki ya da baskı yapar, bu dışsal baskıya parçaların nasıl tepki göstereceği ise parçaların özellikleri ve diğer parçalarla etkileşimi özelinde belirlenir.

Yapı ile parçaların temasında, parçaların ne ölçüde yapının dayattığı davranışın dışına çıkabileceği önemli bir konudur. Parçaların tümü yapıdan aynı oranda etkilenmez.

Doğal Haklar ve Tarihselcilik

Realizmin ulaştığı uç noktanın köklerini anlamaya çalışırken Leo Strauss’un Tarihselcilikle ilgili tespitleri çok yardımcı olmaktadır. Strauss, Fransız İhtilali’nin yarattığı belirsizlik ortamından ürken muhafazakarların, doğal haklar doktrinini suçlu olarak tespit etmeleri sonucunda dönemsel ve yerel koşullardan bağımsız değerlerin varlığına ve siyaset üstündeki etkisine ilişkin esaslı bir saldırı gerçekleştirdiklerini düşünmektedir. Strauss’a göre Tarihselciliği muhafazakar bir düşünce hareketi olarak geliştirmeye başlayanlar, evrensel ilkelerin varlığına ve belirleyiciliğine olan inancın yıkıcı, kaos yaratıcı dolayısıyla devrimci etkilerini tespit etmişlerdir. Evrensel ilkeleri kabul etmek, mevcut düzenin bu ilkelere göre sürekli sorgulanması sonucunu doğurmaktaydı. Doğal haklar doktrininden doğan bu evrensel değerlerin yıkıcı etkisine karşı, yerel ve dönemsel olarak belirlenen ve geçerlilik kazanan haklar ve değerler esas alınmaya başlanmıştır.

Buna karşılık değerlerin siyaseti belirlemeye hatta altüst etmeye devam etmesi, değer ve siyaset ilişkisi üzerinde tekrar düşünmeyi de gerekli kılmıştır. Ancak giderek değerlerin belli tarihsel ve toplumsal koşullarda ortaya çıktığı ve o koşullara bağlı olarak etkili olduğu tespiti hakim olmaya başlamıştır. Bu açıdan değerlerin, siyasal koşullardan bağımsız bir varlığa sahip olduğuna ilişkin anlayış zayıflatılmıştır.  Öte yandan tarihsel akışın bir kadermişçesine belirleyiciliğine olan inanç da bunun doğal sonucu olarak kabul görmüştür. Dolayısıyla, tarihsel akış içinde bir şekilde ortaya çıkan ve güç kazanan dönemsel koşulların, o dönem için hakim olan değerler dahil herşeyi belirleyeceği görüşü ileri sürülmeye başlanmıştır. Bu yönüyle dönemsel koşulların belirleyiciliği bir üst değer haline getirilmiştir.

Carr’a göre de 19.yy’da doğal hukuk anlayışında ortaya çıkan kırılma artık “ebedi bir etik ilkeden değil, verili bir dönem ve toplumun etik ilkelerinden” kaynağını alan bir yeni tip doğal hukuk anlayışını ortaya çıkarmıştır. Bu durum mevcut düzenin, birtakım düzeltmelerle de olsa, haklılığı ve dolayısıyla devamı için sağlam bir yeni temel yaratmıştır.

Radikal Realizm, Cox’un altını çizdiği gibi siyaset dışı ve düşünce düzeyinde varlık kazanan mutlak ve evrensel kötülüğü değişmez bir doğal belirleyen olarak kabul etmiştir. Bu bir yönüyle dönemsel ve yerel olandan bağımsız bir soyut belirleyenin esas alınması nedeniyle tarihselcilikle çatışıyor gibi görünebilir. Ayrıca, mutlak ve evrensel kötülüğün tespiti, tüm siyaseti açıklayan gerçek ve her zaman geçerli tek bilgi olarak sunulabilir. Ancak Radikal Realizm aslında, sadece değerleri tamamen siyasal alanın dışına çıkartmıştır. Ayrıca yine Radikal Realizm, tarihsel süreçte dönemsel olarak somutlaşan güç dağılımının belirleyiciliğini neredeyse tek siyasal gerçek haline getirerek bir bakıma tarihselciliğin temel varsayımlarını doğrulamıştır. Radikal Realizm, aynen tarihselci yöntemin sunduğu gibi, dönemsel ve yerel koşullar içinde somutlaşan siyasal  yapıyı ve onun dönüşüm yönlerini anlamayı araştırmanın esası olarak kabul etmiştir.

Doğal Haklar ve Realizm

Doğal hakların siyasal olarak geçerliliğine yönelik bir başka itiraz ise, siyasal gerçeklikten bağımsız olduğunu iddia eden bir değerin siyasal alanda fiili bir varlık kazanamayacığını savunanlar tarafından ortaya konmuştur. Buna göre tüm siyasal şeyler somut olarak bir siyasal toplumun varlığıyla varlık kazanır. Dolayısıyla da siyasal toplum olmadan haklardan söz edilemez ve haklar da diğer siyasal şeyler gibi siyasal toplumun varlık kazanmasıyla varlık kazanır.

E.H. Carr’ın İki Dünya Savaşı arası dönem üzerine yaptığı gözlemlerden yola çıkarak ileri sürdüğü görüşler, doğal hakların siyasal alanda yaşama geçirilmesi konusundaki bakışı derinden etkilemiştir.  Carr’a göre siyasal gerçeklikten kaynağını almayan bir siyasi ütopyanın, hayal kurmanın ötesine geçerek sınırlı bir başarı dahi elde etmesi imkansızdır.  Siyasal belirleyiciliğin bu kadar güçlü kabul edildiği bu anlayış içinde, siyasetten ve siyasal gerçeklerden bağımsız bir şekilde, soyut evrensel değerlerin ışığında siyaset yapanlar kaybetmeye mahkum olarak kabul edilirler.

Bu yönüyle Realizm, siyasal olarak belirlenenden bağımsız bir üst evrensel değerin varlığını reddetmemiş, ancak siyasal gerçekliğe uyum sağlamadan yaşama geçme imkanını küçümsemiştir. Bir başka deyişle soyut değerlerin somut varlık kazanması siyasal gerçeklikle uyumu ölçüsünde mümkün olabilmektedir. Realist dünya görüşünde, siyasal gerçekliğin dönemsel olarak doğru anlaşılması ve onunla uyumlu kalmayı başarabilme yeteneği bu şekilde ve giderek güçlenerek en üst değer konumuna  yükselmiştir.

Bu bağlamda düşünce düzeyi evrensel değerlerin hissedildiği ya da varlık bulduğu ve yol gösterici ışığını sürekli yaydığı bir üst düzey olmaktan çıkmış, bunun yerine siyasal gerçekliği belirleyen dönemsel koşulların gözlemlenmesi ve anlaşılmasına yarayan işlevsel bir araca dönüşmüştür. Realist için düşünmek esas olarak geçmişe veya bugüne bakmak ve nedensellikleri aramaktır. Bu nedensellikler dünyasında ise artık söz konusu nedenselliklerden bağımsız olarak hissedilen ve belki de bu nedensellikler dünyasıyla çatışan değerlere pek yer yoktur. Bu tespit doğrudan doğal hakların varlığını reddeden çoğulculuktan oldukça farklı olsa da, yine de siyasal olanın, evrensel değerlerin öncesine alınması nedeniyle doğal hakların siyasal olanı belirlemesi gerektiği düşüncesini zayıflatmıştır.

Realizmle, Çoğulculuk arasındaki doğal hakların varlığına ilişkin temel farkı algılayamayan ya da gözardı eden bazıları, siyasal düzeni ya da onun yapısal belirleyiciliğini açıklamak için insanın güç arayışını değişmez neden olarak ortaya koymuşlardır. Bu yeni şekliyle Realizm dolaylı bir çıkarım sonucunda siyaseti belirleyecek mutlak ve evrensel değerleri redederek, bunun yerine mutlak ve evrensel kötülüğü esas alma eğilimi göstermiştir.  Radikal Realizm diyebileceğimiz bu eğilim, çoğulculuğun özünde barındırdığı bir değer olan toleransı bile yok saymış ve doğal haklar açısından bakıldığında çoğulculuğun bile gerisine düşmüştür. Siyasal gerçeklik, gücün dönemsel dağılımı olarak algılanmış ve dönemsel olarak güç dağılımı bir kere belirginleştiğinde en güçlü olmayı başarabilmek tek değer haline getirilmiştir. Dolayısıyla güç ve güçlü olabilme siyasal dünyada başlı başına mutlak ve evrensel bir üst değer haline gelmiştir. Bir başka deyişle artık hukuk, haklar, değerler güce eşitlenmiştir. Güç ve güçlü herşeyin kaynağı olmuştur. Carr, güçlünün hakkının kurucu olmasına dayanan bu hukuk anlayışını basit bir anlatımla ama etkili şekilde eleştirmiştir. Carr’a göre “hukuk kendi kendine yeterli olamaz, çünkü ona uyma yükümlülüğü daima kendisinin dışında bir şeye dayanmalıdır”. Bu yalın ifade, güce dayanan bir hak ve düzen anlayışının meşruluk krizini ve varolma koşullarının zorluğunu açıkça ortaya koymaktadır.